Peygamber Efendimiz (S.a.v) kader hakkında konuşmayı yasaklamış mıdır?

Peygamber Efendimiz (S.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
“Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah'ın sırrıdır. Allah'ın sırrını açıklamaya kalkmayın.”

Ancak bu hadis-i şerif bizi kader meselesini konuşmaktan ve bu meseleyi anlamaya çalışmaktan men etmemektedir. Zira bu hadiste anlatılmak istenen farklı bir şeydir. Şöyle ki: Kader ikiye ayrılır:

1- İnsanın kendi iradesiyle ilgili olan kısım.

2- İnsanın iradesinin karışmadığı, onun irade ve kuvveti dışında meydana gelen hadiseler.

Bir insanın erkek veya kadın olması, dünyaya geldiği zaman dilimi, doğduğu ve yaşadığı belde, yaşayacağı ömür müddeti, anne ve babasının kim olacağı, sakat veya sağlıklı, güzel veya çirkin, zengin veya fakir olması gibi hususlar bu ikinci kısma misal olarak verilebilir.

Bu ve benzeri meselelerdeki ilahi takdirin sırrını anlamaya çalışmak, “niçin Allah bunu böyle yapmış” diye düşünmek; insan için hem manasız bir kayıptır, hem de onu helake götürebilecek bir sebeptir. Zira bunun neticesinde, kadere yani ilahi takdire isyan gelebilir. Bu sırlar ahirette, adalet gününde bütün incelikleri ile görünecektir.

İşte Peygamber efendimizin (S.a.v) “Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah'ın sırrıdır. Allah'ın sırrını açıklamaya kalkmayın” hadisiyle bizi uğraşmaktan men ettiği kader; insan iradesinin karışmadığı bu kısım kaderdir.

Yoksa kaderin birinci kısmı üzerinde düşünmek hem güzeldir hem de tefekkürî bir ibadettir. Akaid alimleri de kaderin bu kısmına büyük mesai sarf etmişler ve eserler yazmışlardır.

Kader, Kaza ve Cüz-i İrade nedir?

Madem meselemiz kaderdir. O halde konumuza geçmeden evvel bazı kelimelerin anlamlarını bilmek zorundayız. Bu kelimelerden bir tanesi kaderdir.

Kader: “Cenab-ı Hakk’ın, kainatta olmuş ve olacak her şeyi, bütün vasıflarıyla, bütün halleriyle ezelde bilmesi ve daha onu yaratmadan önce, her şeyiyle, levh-i mahfuz denilen kader levhasında yazmış olmasıdır.”

Kaza ise; “Allah’ın bu ezeli yazıyı ve takdiri, icad etmesi ve yaratmasıdır.”

Demek ki, kader; Allah’ın ilminin bir neticesi, kaza ise; Allah’ın kudretinin bir tecellisidir. Yani Allah, ilmiyle yazmış, kudretiyle de yaratmıştır. Yazı: kaderdir, yaratmak: kazadır.

Mesela: Bir insanın ne zaman doğacağı ve ne zaman öleceği önceden takdir edilmiştir. İşte bu takdir; kaderdir. O insanın vakti geldiğinde doğması ve vakti geldiğinde ölmesi, yani doğum ve ölüm hadiselerinin yaratılması ise kazadır.

Cüz-i İrade ise: Allah tarafından insana verilen, dilediği gibi hareket edebilme yeteneği ve seçme serbestliğidir.

Biraz daha bu kavramı açarsak; Allah insana okuma, yazma, koşma, yemek yeme, içme, oturma gibi birçok kabiliyetler vermiştir. Bu kabiliyetlerin her birine “külli irade” denilir. Burada geçen “külli irade” tabirini, Allah’ın külli iradesiyle karıştırmamak gerekir.

Allah’ın “külli iradesi”: Allah’ın dilediği her şeyi yapabilmesi ve emrinin önüne hiçbir şeyin geçememesidir.

İnsanın “külli iradesi” ise; Kendisine verilen yeteneklerdir. İşte insan, o yeteneklerden bir tanesi ile bir işe yöneldiğinde o “külli irade” artık cüz’ileşmiş olur. Buradaki “cüzi” ifadesi “ufaklık” manasında olmayıp, “belirlilik” manasındadır.

Mesela insanda yemek yeme kabiliyeti vardır. Bu “külli iradedir.” İnsan bu kabiliyeti ile simit yemeğe başladığında artık bu kabiliyeti cüzileşmiş olur. Artık insan kendindeki külli iradeyi belli bir yönde kullanmış ve simit yemeğe başlamıştır. İşte buna cüz-i irade denilir. İnsan burada serbesttir. Simit yiyebileceği gibi bir haramı yemeği de tercih edebilir. Zaten onu mesul eden: ona bu tercih yetkisinin verilmesidir.

İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması ne demektir?

İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması hakikatini anlamak için, dilerseniz uzak hakikatleri yakınlaştırmak için kullanılan misal dürbününü kullanalım:

Bir padişah, bir hizmetkârından, ihtişamlı bir cami yapmasını istedi ve caminin yapımında kullanılmak üzere tam 1000 altını ona verdi. Bu hizmetkâr, sultanından aldığı 1000 altın ile gayet güzel ve nakışlı bir cami yaptı. Acaba, caminin yapımında sadece basit bir amele gibi çalışan ve caminin masraflarından hiçbirini karşılayamayan bu hizmetkâr, camiyi yaptıktan sonra: “bu camiyi ben yaptım, bu cami benim malımdır” diyebilir mi?

Elbette diyemez ve insaf ile düşünen herkes bu caminin bu adi hizmetkârın malı olmadığını kabul eder. Evet, hizmetkârın bu caminin yapımında hizmeti vardır, ancak hem caminin yapım emri hem de cami için yapılan 1000 altınlık masraf sultana aittir.

Eğer sultan ona cami yapmasını emretmeseydi ve caminin yapımında kullanılan 1000 altını vermeseydi, bu cami asla var olmazdı. O halde denilebilir ki, “bu cami sultanın malıdır.”

Ancak, eğer bu hizmetkâr haddini aşıp, kendisine cami yapması için verilen 1000 altın ile cami yerine meyhane yapsa, o zaman meyhane onun malıdır ve O bundan mesuldür. Çünkü kendisine verilen emanete ihanet etti ve meyhane yapımında kullandı. İşte bu durumda diyemez ki” ben bu meyhaneyi sultanın verdiği altınlar ile yaptım, mesuliyet onundur ve meyhane onun malıdır.” Evet diyemez, çünkü sultan ona o sermayeyi meyhane yapması için vermemişti. Ona verilen sermaye bir cami için olup, meyhane için değildi. Ancak o, sultanın kendisine verdiği sermayeye ihanet etti ve onunla bu meyhaneyi yaptı.

O halde, caminin mülkiyeti hakkında, hizmetkârın “bu cami benimdir, bunu ben yaptım” iddiası ne kadar geçersizse, meyhanenin mülkiyeti hakkında da: “bunu sultanın verdiği sermaye ile yaptım. O halde burası onun malıdır” iddiası o kadar geçersizdir.

Doğru olan ise şudur: “cami sultanın sermayesi ve emri ile yapıldığından ona aittir, meyhane ise, kendine verilen emanete ihanet ederek, cami yerine burayı, hırsız gibi inşa eden hizmetkâra aittir.”

Şimdi geldik temsildeki hakikatlerin izahına:

-Misaldeki padişah: Ezel ve ebedin sultanı ve şu kâinatın padişahı olan Allah’tır.

-O hizmetkâr ise, biziz ve insandır.

-1000 altın ise: İnsana verilen başta azaları, cihazları, duyguları olarak ona verilmiş maddi ve manevi bütün hediyelerdir.

-Cami ise; salih ameller ve ibadetlerdir.

-Meyhane ise; kötü amel ve günahlardır.

Evet, iyilikler Allah’ın malıdır, kötülükler ise bizim. Zira işlediğimiz bütün iyilikleri Allah’ın bize verdiği sermaye ile işlemekteyiz.

Mesela Kur’an’ı okuduğumuzda:

-Onu okuduğumuz dil Allah’ındır, bu dildeki ses telleri Allah’ındır.

-Ses tellerinden çıkan sesi havada yayan zerreler Allah’ındır,

-Kur’an’a baktığımız göz Allah’ındır,

-Göze görme yeteneğini veren Allah’tır.

-Gözün görmesi için ışığı yaratan Allah’tır.

-Okuduğumuz Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve onun kitabıdır.

-Kur’an’ın yazıldığı kâğıt ve o kâğıttaki mürekkep yine Allah’ındır.

-Okuduğumuzu anlamamızı sağlayan aklımız, hafızamız yine hep Allah’ındır.

-Kur’an okumayı emreden de Allah’tır.

-Kalbimizde Kur’an okumaya karşı bir muhabbeti koyan da O dur.

-Daha saymakla bitiremeyeceğimiz, Kur’an okumamız için gereken her şey Allah’ındır.

Bizim ise sadece elimizde, icada kabiliyeti olmayan cüz-i irade vardır. Sadece irademizle Kur’an okumak isteriz, bundan geriye ne varsa hepsi Allah’a aittir. O halde nasıl “Kur’an’ı biz okuduk, bu sevabı biz yarattık, bu güzellik bizimdir” diyebiliriz. Bize düşen, tevazu ve ihlâs ile bu hayırlı ameli bizim için yaratan Allah’a şükür değil midir?

Ama eğer biz, bize verilen bu göz ve dil sermayesini yanlış yerde kullanarak, bunlarla Kur’an okumaya bedel, haram ve günah şeyler okursak, o zaman misaldeki hizmetkârın kendisine cami yapılması için emanet edilen 1000 altın ile meyhane yapması ve bundan mesul olması gibi bizde, bize emanet edilen göz, dil, akıl gibi sermayeleri yanlış yerde kullanmış ve bu günahın tek sahibi olmuş oluruz.

Ya da bir fakire sadaka verdiğimizi düşünelim, bakalım bu sevapta bizim hakkımız ne kadardır:

-Evvela sadaka verdiğimiz fakiri Allah yarattı ve onu bizimle Allah karşılaştırdı,

-Sadakayı verdiğimiz malı Allah bize ihsan etti, sadakayı verdiğimiz eli O yarattı,

-O fakire karşı şefkat ve merhamet duygusunu kalbimize O koydu.

-Verdiğimiz sadakayı bereketlendirip bize daha fazlasını yine O ihsan etti, daha bunlar gibi, sadakanın verilmesi için gerekli bütün şartları Allah yarattı, bizim elimizde olan ise sadece sadaka verme arzumuzdur. Haddizatında bu arzu dahi Allah’a aittir.

Hal böyle iken; “bu fakire ben yardım ettim, bu iyilik benim malımdır” demek, ne kadar boş bir iddiadır akıllı olan herkes bunu anlar.

Ancak eğer biz, o fakire sadaka vereceğimiz yerde, o mal ile içki alsak, kumar oynasak, ya da herhangi bir haramı satın alsak, o zaman biz mesul oluruz. Çünkü o sermaye böyle adi işler için verilmemişti. Biz sermayeye ihanet ettik, tek mesul biziz ve bu günah bizim malımızdır.

Şimdi bu iki misale diğer bütün iyilikleri ve güzellikleri kıyas edin. Onların icad edilmesi için gerekli olan sebepleri ve şartları düşünün sonra da elinizde olana icada kabiliyeti olmayan cüz-i iradeye bakın. Ve bu cüz-i irade ile bu güzelliklerin yaratılamayacağını düşünerek, bütün iyilikleri ve sevapları Allah’a teslim edin. Bu iyilikleri sizin için yaratan Allah’a şükür edin.

Kader nedir

Kaderin anlaşılması bir yönüyle çok kolaydır, bir yönüyle de çok zordur ve kader adeta imanın sihirli şifresidir. Kaderin imanla anlaşılması, akılla anlaşılmasından daha kolay olsa gerektir. Ya da sonuç aynı kapıya çıksa da, kaderi inanarak anlamak, onu anlayarak inanmaktan daha kolaydır. Ama yine de aşağıda vereceğimiz bilgilerle kaderin akılla ilgili yönünü bir nebze anlayabileceğimizi sanıyorum:

Kader kelime anlamı bakımından, miktar, ölçü ve muktedir olma/güç yetirme demektir. Yani her olan şey, bir ölçüye ve hesaba göre, planlanarak olmakta ve muktedir birisi tarafından oluşturulmaktadır. Hiçbir şey rast gele, kendiliğinden, ölçüsüz ve hesapsız olmamaktadır. Her şey önceden yapılan bir hesapla ve bir sebeple olmakta ise, demek ki Allah (cc), olacak olan her şeyi biliyor, her şeye gücü yetiyor. Hiçbir şey O´nun bilgisi ve isteği dışında olamaz.

Şimdi buna göre bütün varlık aleminde olup biten şeyleri düşünelim: Bunların yüzde doksan dokuzdan fazlası hep bizim irademizin ve gücümüzün dışında doğup gelişen ve bizim hiçbir dahlimizin olmadığı şeylerdir. Yağmur, fırtına, gece, gündüz, dünyanın ve yıldızların seyirleri, otların, canlıların büyümesi, dağlar, denizler, iklimler, bitki ve hayvan çeşitleri gibi daha aklımıza gelen ve gelmeyen milyarlarca varlık ve varoluş tamamen bizim irademizin ve gücümüzün dışında olan varoluşlardır. Bunlara biz ya hiç müdahale demiyoruz, ya da hesaba katılmayacak kadar az müdahale edebiliyoruz.

Şimdi de irademizin kısmen karıştığı dünyaya bakalım. Mesela uçakla uzun bir yolculuğa çıktığımızı düşünelim. Hareketimiz uçağın içi ile sınırlıdır. Oysa uçağın geniş bir planlanması vardır. Rotası, hızı ve yüksekliği bellidir. Havanın kaldırma gücü ve uçağın bunu kullanması, bunun için çalışan motorlar hep yolcular olarak bizim dışımızda olan şeylerdir. Yani biz uçakta iken bu büyük devinimin içinde ancak küçücük hareketler yapabilmekteyiz. Şimdi uçağın yerine dünyayı koyalım, onda olup bitenlere bizim katkımızın o kadar da olmadığını göreceğiz. Ya da asansörle on beş katlı bir binaya çıktığımızı düşünelim. Biz asansörün içerisindeyiz ve onun belli bir çalışma sistemi vardır. Bu sistem bizim dışımızda, bize göre güçlü ve bilen birileri tarafından kurulmuş ve kendi düzeneğine göre çalışmaktadır. Biz asansöre bineriz, gideceğimiz katın düğmesine basarız, asansör de orada durur. Ama onun çalışmasında ve orada durmasında bizim katkımız sadece düğmeye basmaktan ibarettir. Ya da bir bilgisayar oyunu düşünelim: Oyunu hazırlayanlar, bizim tercihlerimize diyelim ki, yüz tane ihtimal koymuş olsunlar. Biz hangi düğmeyi tıklarsak bu ihtimallerden birisi gerçekleşir. Yani bir bakıma onlardan birisini seçmek bizim elimizdedir, ama bu ihtimallerin dışına çıkma şansımız ve gücümüz olmadığı gibi, seçtiğimiz ihtimali oluşturmak da bizim elimizde değildir. Biz sadece onun oluşması için bir tercih kullanıp düğmeye basmışız hepsi okadar. O dümeye bastığımızda o sonucun oluşması bile önceden belirlenmiş ve düzenek ona göre kurulmuştur.

Şimdi de kendi vücudumuza gelelim: Orada olup biten şeylerin de çoğundan bizim haberimiz yoktur ve çoğu bizim elimizde olmadan olup bitmektedir. Kanımızın deveranını, gözümüzün görmesini, hücrelerimizde olup biten ve bizim farkında olmadığımız milyonlarca eylemi, acıkmamızı, korkmamızı, hatta yediğimiz yemeğin sindirim sistemindeki seyrini düşünelim. Yediğimiz bir lokmanın bile, kendi irademizle ağzımıza koyup yutmamız dışında, başına gelen serencamı bilmiyoruz ve bunu biz kendimiz yönlendirmiyoruz, yönlendiremiyoruz. Bunların ve bunlara benzer sonsuz oluşumun, bizim irademiz ve katkımız olmadan gerçekleştiğini görüyoruz. Bütün bu olup bitenler hep bir kadere ve bir ölçüye göre olmakta ve hepsi Allah tarafından, taa ezelden bilinmektedir. Sadece bilinmekte değil, aynı zamanda hep O´nun tarafından planlanmış ve birer sebebe bağlanmışlardır. Her bir olay bu plan ve takdire göre oluşmaktadır. İşte kaderin bir anlamı budur. Buna inanmamız ya da inanmamamız bu oluşumu hiç değiştirmez. Ama bütün bunların her şeye gücü yeten bir Allah tarafından ve bir hesap ve kitapla gerçekleştirildiğine inanmak insanı mümin kılar, ona huzur verir, onu kaostan ve belirsizlikten kurtarır. Onu tedbir almaya ve bu oluşumun sırrını çözmeye sevkeder. Bu sebepledir ki, imen âmene bil-kader emine mine´l-kederi, ?kadere inanan kederden kurtulur demişlerdir.

Bizim irade alanımıza gelince; orada olmasını ya da olmamasını istediğimiz ve irademizi ve gücümüzü buna göre kullandığımız şeylerin oluşması da sadece bizim irademize bağlı değildir. Bunların da başka pek çok sebebi vardır ve bizim irademiz ve gücümüz bu sebeplerden sadece birisidir. Bu yüzden bizim irademizi kullanmamıza ve istememize rağmen, istediğimiz gibi olmayan pek çok şey vardır. Ama elbette istediğimiz ve irademizi yönlendirdiğimiz şeylerin öyle sonuçlanmasının bir sebebi de biziz ve biz, işte sadece irademizi öyle yönlendirmemiz ve gücümüzü öyle kullanmamız sebebiyle hesaba çekileceğiz. Çünkü kaderin böyle oluşmasında bize Allah bir dileme ve müdahale edebilme gücü ve iradesi verdi ve iyi ile kötüyü de gösterdi. Ama yine de bu alanda olup bitenlerde bile bizim katkımız çok azdır ve bu tıpkı bir lambanın yanmasında düğmeye basmamız gibidir. Lambayı yakan, cereyanı oluşturan, ona o gücü veren, onunla aydınlatan biz değiliz, ama biz yine de onun yanmasında az da olsa bir irade ortaya koyduğumuz için bundan sorumluyuz. Çünkü irademizi düğmenin açılmasından yana kullanmasaydık lamba yanmayacaktı.

Durum böyle olmakla beraber yine de Allah ezelden beri bizim irademizi hangi yönde kullanacağımızı biliyordu ve bizim müdahale ettiğimiz olaylar dahi yine O´nun bilgisi dahilinde oldu. Çünkü zaman, sadece bize göre bir keyfiyettir ve Allah için gelmiş, gelecek diye bir şey yoktur. Bize göre her şekliyle zaman, O´nun önünde ezelden beri hep şu andır ve O her şeyi önünde şu an olarak görmektedir.

Şimdi tekrar düşünelim: Bizim sebebimizle oluşan şeylerin oluşma sebebi biz değil miyiz? Bu şeyleri biz öyle değil de böyle isteyemez miydik? Buna evet diyebiliyorsak, öyleyse biz bunlardan sorumlu olmalıyız? Allah´ın onları ezelden biliyor olması, bizi zorlayan sebep değildir ve biz her şeyin nasıl olacağını da bilmiyoruz: Şu halde irademizi kullanmak ve sonucun iyi olmasını belirlemek bizim hem imkanımız hem de görevimizdir. Görevimizi yapmaz ve imkanımızı kullanmazsak sonuçtan hesaba çekiliriz. Ama yine de bütün bunların hepsini Allah ezelden beri biliyor. Fakat O bildiği için biz öyle yapmak zorunda değiliz, aksine biz öyle yapacağımız için O öyle biliyor. Öyleyse bizim irade alanımız içerisinde kaderimizi, bir anlamda biz kendimiz belirliyoruz, Allah da (cc) da öyle yaratıyor demektir. Yani bizim yapıp ettiklerimiz dahi bir kader/ölçü ve sebeple oluşmaktadır. ?

Kadere biz müdahale edemeyiz, Allah ne yazmışsa öyle olur. Olup bitenlerde bizim hiçbir dahlimiz yoktur. Biz çabalasak da çabalamasak da aynı şey olacaktır? şeklindeki bir kader anlayışını biz Cebriye diye isimlendirir ve bunun sapık bir inanış olduğunu söyleriz. Bunun Batıdaki karşılığı muhtemelen Deizm´dir ve Deizme göre tanrı kainatı yaratmış, onun içine mükemmel kanunlar ve sistemler yerleştirmiş ve onu kendi haline bırakmıştır. Artık tanrı ona hiç müdahale etmez ve o kendiliğinden, kurulduğu gibi çalışır. Çalışması tıpkı bir makine gibi mekaniktir.

Oysa sağlıklı kader anlayışında insanın gücü, iradesi ve katkısı vardır ve o bu katkıya göre sonuç bulacaktır.

Hz. Ömer´in çok basit gibi görünen şu cevabı aslında kaderi çok güzel anlatmaktadır: O ordusu ile bir seferde iken, salgın hastalık bulunan bir kasabadan uzaklaşılmasını ve oraya girilmemesini emretmişti. Bunun üzerine bir sahabînin: ?Allah´ın kaderinden mi kaçıyoruz?? demesi üzerine de: ?Evet, Allah´ın bir kaderinden diğer kaderine kaçıyoruz? diye cevap vermişti.

Şimdi de bizim irademize bağlı olan ve olmayan iki olayda, kadere inanmanın ve inanmamanın sonuçlarına bakalım: Diyelim ki karayoluyla Ankara´ya gidiyorduk ve bir yerde toprak kayması olmuş ve yol tıkanmış olsun. Bunda bizim irademizin, en azından yakın mesafede hiçbir dahli yoktur. Kadere inanıyorsak şöyle deriz: Takdiri ilahi böyle tecelli etti. Bu böyle olacaktı ve oldu. Bu olay bir tesadüf değildir, bunun belli sebepleri vardır ve Allah (cc) bu sebeplerle bu olayı şu anda ve bu şekilde gerçekleştirdi. Bunun aksinin olması mümkün değildi. O halde bağırıp çağırmamıza hiç gerek yok. Üzülmeyelim ve şu anda ne yapılması gerekiyorsa, bizim irademize bağlı olan, bize düşen neyse onu yapalım.

Kadere inanmıyorsak tepkimiz muhtemelen şöyle olacaktır: Allah kahretsin! Nereden geldi bu bela başımıza! Sana ben bu gün yola çıkmayalım demedim mi? Mahvolduk, Allah cezanı versin!

Şimdi de sorumuzu soralım: Bu olayı kadere bağlamının zararı nedir ve bu iki tavıralıştan hangisi insanın yararınadır?

Bir de bizim irademize bağlı bir olay düşünelim: Farzedelim ki, Adapazarı´nda temelleri, malzemesi ve işçiliği sağlam olmayan bir ev yaptık ve ?Allah korusun- 6 şiddetinde bir depremle evimiz yıkıldı. Bu durumda kadere inanan bir insanın tavrı şu olur: Bu bir takdiri ilahi idi ve bu şartlarda olmaması mümkün değildi ve oldu. Şu halde dövünüp çığlık atmamıza gerek yok. Olayı geri götüremeyiz. Şimdi bize düşen şey, sabretmek ve Allah´tan gelen ne ise ona razıyız demek ve ona göre tedbir almaktır. Ancak bu kaderimizde bizim ihmalimiz vardır ve Allah bu kaderi büyük ölçüde bizim oluşturduğumuz sebeplere göre çizmiştir. Artık giden geri gelmez ama bir daha böyle bir kaderle karşılaşmamak için ihmal ettiğimiz görevlerimizi yapmalı ve bu musibeti sonuç veren sebepleri değiştirmeliyiz. Çünkü onları değiştirmek bizim elimizdedir. Ta ki Allah (cc) bize bundan sonra ihmalimize göre değil, dikkatimize göre bir kader versin.

Bu olayda kadere inanmayan bir insanın da tavrı şöyle olacaktır: Bunun adına kader diyorsunuz! İhmallik edip evimizi başımıza yıktınız! Bundan daha büyük depremlerle bile Japonların evleri niçin yıkılmıyor? Bu bizim kaderimiz olamaz!

Şimdi de bu iki tavrı sonuçları bakımından düşünelim, hangi tavır daha faydalı ve akıllıcadır? Eğer burada kadere inanan insan, bu sonucu değiştirmek hiç bir surette mümkün değildir, Allah´ın takdir ettiği şey ne ise o olacaktır. Bizim bir şey yapmamız ya da yapmamamız sonucu değiştirmez diye inanıyor idiyse, bu zaten sapık bir kader anlayışıdır. Ama böyle değil de, bu olayda insan iradesinin, çabasının ya da ihmalinin böyle bir kaderin sebeplerinden biri olduğunu görebiliyorsa, bu insan geçmişe üzülerek yıkılmayacak ve geleceğin de tedbirini alacak demektir. Yani olana üzülmeyecek, sabredip sevap alacak, olacak olanın da gereğine bakacaktır. İnanmayan insan da muhtemelen geleceğin tedbirini alacak ama geçmişi hatırlayarak kahrolacak, dövünecek ve isyan edecektir. Sonuçta bunun zararı da yine kendisine dönecektir. Şimdi ahiret günündeki hesaplarını bir yana bırakarak düşünelim, sadece dünya ölçüleriyle bile kadere inanan mı, yoksa inanmayan mı daha kârlıdır? Öbür alemdeki kurtuluş ise inanmakladır, inanmayanın akibeti kötüdür.

Öyleyse kader vardır ve kadere inanmak, hiçbir bakımdan zararlı olmadığı gibi, ilave olarak insana huzur ve rahatlık verir. Bütün bunların ötesinde kadere sağlam ve olması gereken şekildi inanan insan, sadece tedbirinin ve sebeplere yapışmasının değil, bu imanının da karşılığını alacak ve dünyada dahi diğerinden fazla olarak Allah´ın yardımını yanında bulacaktır. Bunların öbür alemdeki sonuçları ise birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Öyleyse niçin kadere inanmayalım, ya da yanlış bir kader anlayışına saplanalım?

Cenab-ı hak "and olsun ki biz herşeyi bir kaderle yarattık" buyurarak bu kadere işarret etmiştir."ne yeryüzünde vuku bulan ne de sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki,onu yaratmamızdan önce bir kitap ta yazılmış olmasın.Bu ise allah için pek kolaydır" buyurmak suretiyle de bu yazma,takdir etme fiilinin insanın başından geçecek bütün olaylara varıncaya kadar herşeyi içerisine aldığını ve meydana gelmeden önce yazılmış olduğunu öğreniyoruz.Olaylar olmadan önce kader,olduktan sonra ise kaza olur

Kaderin Herşeyi Güzeldir:

Cenab-ı Hak her hayat sahibine bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için bütün şartları en güzel bir surette hazırlamıştır. Balığı suda en rahat şekilde yaşatan ve yüzdüren Cenab-ı Hak, bir güvercinide havada kolayca uçabilecek tarda yaratmıştır. Bu rahmet ve hikmet, mahluklar içinde en fazla insanda tecelli etmiştir. “Şu meşhud saltanat-ı insaniye ve terakkiyat-ı beşeriyye ve kemalat-ı medeniyyet celb ile değil, galebe il değil, cidal ile değil… Belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş.” (Sözler) Zıtlıkların yaratılmasının hikmeti için; çirkinlik olmazsa güzelliğin, şer olmazsa hayrın, karanlık olmazsa ışığın, ehemmiyeti layığınca takdir edilemezdi.

Kadere teslim olan bir insan Allah-u Tealadan gelen her hadisenin güzel olduğuna itikat eder, ömrünü sürur ve inşirah ile geçirir. Kederi atar, safayı bulur.

KADER VE KAZA

Kader: Varlıkların ve hadiselerin bütün halleri ve vasıfları ile, sebepleri ve şartları ile, haiz olacakları kuvvet ve kabiliyetleriyle, varlık alemine gelecekleri zaman ve mekanlarıyla Cenab-ı Hak tarafından ezelde tayin buyurulması be bir tertip ile kaydedilmesi demektir.

Kaza: Ezelde takdir olunan her şeyin Cenab-ı Hakkın halk ve icadıyla vucut sahasına çıkması demektir. Kader ilim, kaza kudret sıfatına dayanmaktadır. Kader kazadan öncedir. Bir şeyin varlık sahasına gelmesi hem kaza, hem kaderdir. Yaratılmayan şeyler ise kaderdedir.

Kader iki kısımdır: 1- İnsanın iradesiyle ilgili olan kısım 2- İnsan iradesi dışında olan kısım. Bunu sebebi insanlarca bilinmemektedir. Hadis ile bizi kader ile uğraşmaktan men edilen kısım budur.

İnsan İradesi ve Kudreti:

İrade: İki takdir edilen şeyden birinin meydana gelmesini tahsis eden bir sıfattır. İnsan kendi iradesini okuma yazma gibi fiillerden her birine kullanabilecek durumda olduğundan iradesine külli irade denilmektedir. Bir işe kara verdiğinde iradesi cüzileşmiştir.

İnsanın Kudreti: Kudret; iradenin uygun görmesi üzerine, istene şeylerde tesir icra eden ve faile bir işi işleme ve işlememe imkanı veren bir kuvvettir.
İnsan yaptıkları fenalıklara sahip çıkmak istemez. Bana bu günahı kader işletti dediği takdirde küfre gider. İşte insanı bu uçuruma düşmekten kurtarmak için cüz-İ ihtiyari karşısına çıkar.

İnsanın İhtiyari Fiillerdeki Mesuliyeti:

İhtiyari ve ıztırari fiiller bir tutulamaz: Tamamen irademiz dışında meydana gelen ıztırari fiiller için herhangi bir mesuliyet söz konusu değildir. Mesela, göz kapaklarımızın çalışması, cinsiyetimiz gibi. İhtiyari fiiller ise kendi irademizle işlediğimiz fiillerdir. Bir insan, kendi cüz ’i iradesiyle işlediği kötülükler için kaderin böyle olduğundan bu fenalığı mecburen işledim diyebilir mi?

İnsanların bir kısmının hayır diğer kısmının şer yolunu seçmeleri gösteriyor ki, irade ve ihtiyar insandadır, tercih ona bırakılmıştır. Yani, kul cüz ‘i iradesiyle bir fiile teşebbüs etmedikçe Cenab-ı Hak o fiili yaratmamaktadır.

Önemli bir mesele: Cenab-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? İlmi kelam alimleri bu hakikati “İlim maluma tabidir; öyleyse malum ilme tabi değildir” kaidesiyle izah etmişlerdir. İlim bir şeyim zihindeki şekli, malum ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. İlim, işlediğimiz bütün amelleri Cenab-ı Hakkın ezeli ilmiyle bilmesi, malum ise işlediğimiz amellerdir. İnsanlar ihtiyari fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenab-ı Hak öylece bilmiş ve takdir etmiştir.

Hayır ve Şerrin Allah’tan Olması:

Hayır ve şerri Allah’ın yaratması: İnsanın irade ve ihtiyari ile işlediği hayır olsun şer olsun, bütün amellerini yaratan ancak Cenab-ı Haktır. Lakin, hayrı ve şerri insan kendi ihtiyariyle istemekte, dolayısıyla da mesuliyeti o çekmektedir.

Hidayet ve dalalet: İnsanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Allah’tır. Hidayet Allah’tandır, O nasib etmedikten sonra insan doğru yola giremez. Bütün iyiliklerin Allah’tan, kötülüklerin nefisten olması: İnsan, Hak Tealanın ihsan ettiği büyük sermayeyi O’nun rızası istikametinde kullandığında, ortaya çıkan dünyevi ve uhrevi neticeleri Allah’tan bilmeli ve O’na minnettar olmalıdır. O’nun rızası hilafına kullanan kimse, elde edeceği şerli neticelerden mesul olacaktır. Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz.

Kader ve Adalet

Adalet, ihkak-ı hak etmek, yani her şeye layık olduğu hakkını vermek ve herşeyi en uygun mevki ve mertebeye koymaktır. Cenab-ı Hak herşeye taşıyabileceği kadar yük yüklemeyi ezelde takdir buyurmuş ve varlıkları o İlahi Kadere göre yaratmakla bu alemde adaletini tecelli ettirmiş, göstermiştir.

Zulüm, başkasının hak ve hukukuna tecavüz etmektir. Kainatın yaratıcısı ve maliki olan Rabbü’l Alemin hakkında zulüm muhaldir. O’nun kahrı ancak emir ve iradesine uymayan asiler içindir.

Adaletle ilgili bir soru: Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan bir insan ile İslam ülkesindeki bir insanın İslami hakikatleri bilme ve öğrenme imkanları elbette bir değildir. Bunlar arasında mesuliyet açısından bir fark var mıdır? Bu hal, adaleti ilahiyye cihetiyle nasıl izah edilir?

Evvela, hesap sormak, sıgaya çekmek ancak Allah’u Azimüşanın hakkıdır. Mahlukatın O’na sual ve hesap sormaya hakkı yoktur. Fetret zamanında yaşayan ve kendilerine peygamber sesi ulaşmayan kimseler dahi, Cenab-ı Hakk’a iman etmekle mükelleftir. Çünkü, akılları, bozulmamış fıtratları kendilerini Allah’ı bilmeye ve birliğine inanmaya götürür. Fakat, bunlar diğer dini hükümlerden mes’ul değildirler. Çünkü, bu gibi hükümler, peygamberler tarafından tebliğ edilmedikçe anlaşılamaz.

Sual: Dünyada 50-60 sene gibi kısa bir ömrün neticesi olarak mü’minin Cennet’te, kafirin ise Cehennem’de ebediyen kalması adaleti İlahiyye noktasından nasıl izah edilir?

Cevap: İmanın kudsiyetine eren bir mü’min, dünyada faraza ebedi yaşamış olsa, Halik-ı Zülcelal’ine ebediyen itaat ve ibadet edecek, emirlerine inkiyadda bulunacaktır. Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır, sırrınca Cenab-ı Hakk mü’minin bu niyetini bilfiil kabul ederek ona fazlından ebedi bir cenneti ihsan buyurur. Kafirin cehennemde ebedi kalması hükmüne gelince o inkar etmekle Zat-ı Akdes’in azamet ve kibriyasını, izzet ve celalini tekzib ediyor; Uluhiyet’inin haysiyetine, Rububiyet’inin izzetine dokunuyor. Esma-yı İlahiye’nin kainattaki nihayetsiz tecellilerini tesadüf ve tabiata havale etmekle nihayetsiz bir cinayet işliyor ve O’na ibadet eden umum mahlukatın hakkına tecavüz etmiş oluyor. Elbette böyle nihayetsiz cinayetlerin cezası da ancak ebedi bir cehennem olabilir.

Adaletin Kainatta Tecellisi

İlahi adaletin kainattaki sayısız tecellilerinin iki yönü üzerinde duracağız.

1-Her hayat sahibine dünyadan faydalanması için gerekli her şeyin adil bir şekilde verilmesidir.

2-Alemdeki muvazenenin korunmasıdır.

Ef’al-İ İb’ad (Kulların Fiileri)

İnsanların ihtiyari fiilleri üç mezhepte toplanır.

1. Cebriye Mezhebi: Allah (CC) şirk ve aczden tenzih kasdıyla insanların cüzi iradeleri ve diğer halleriyle yaptıkları her şeyi kadere vurmuşlar ve dalalete düşmüşlerdir.

2-Mu’tezile Mezhebi: Ehl-i sünnetten ayrıldıkları 4 ana mes’ele vardır.

a-Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını kabul etmezler.

b-Kaderi Allah’ın yaratmadığını iddia ederler. Kul, fiilinin yaratıcısıdır derler.

c-Küfür ile iman arasında üçüncü bir mertebenin olduğuna inanırlar.

d-Cemel ve Sıffin muharebelerinde iki taraftan birinin mutlak haksız olduğunu ve bu haksız tarafın fasık olduğunun savunurlar.

e-Ehl-i Sünnet: İkiye ayrılır.

a) Maturidiyye: İnsanın işlediği ihtiyari bir fiilde o fiili talep eden, kesbeden yani cüzi iradesini o fiilin işlenmesinde sarfeden insandır; dolayısıyla fail olayı işleyendir derler.

b) Eş’ariye: Bunlar iradey-i külliye ve cüzi iradeye inanırlar.