Kadere iman, imanın şartı mıdır?
Kadere iman imanın bir şartı mıdır?
Yani bir kimse kadere iman etmese ve onu inkâr etse, iman dairesinden çıkar mı? Böyle bir soruya verilecek tek cevap “evet”tir. Kadere iman, imanın bir şartıdır ve kaderi inkâr eden iman dairesinden çıkar. Zira kitabımız olan Kur'an-ı Kerim, birçok ayetiyle kadere imanı ders vermekte ve ezelde her şeyin Allah tarafından bilindiğini haber vermektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki bir tane, yaş ve kuru her şey levh-i mahfuzdadır” (En’am :59)
“De ki, bize, Allah’ın yazdığından başkası asla erişmez. O bizim Mevlamızdır” (Tevbe :51)
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, onu daha yaratmadan önce, bir kitapta yazmış olmasın. Şüphesiz ki bu Allah’a çok kolaydır”(Hadid :22)
“Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır”(Yasin:12)
“Allah her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik neyi ziyade edeceğini bilir. Onun katında her şey ölçü iledir” (Ra’d: 8)
“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir. Bu, bir kitapta mevcuttur. Ve bu biliş Allah için çok kolaydır”(Hac:76)
Bu ayetler ve bunlar gibi birçok ayetler, eşyanın daha yaratılmadan önce, Allah’ın ilminde var olduğunu bildirmektedir. Zaten bunun akside düşünülemez. Zira Allah’ın ilmi her şeyi, her zamanı ve her mekânı kuşatmıştır. Bunu kabul etmemek; Allah’a cehaleti isnad etmek demektir ki, Allah bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir.
Eğer insan için bir kader olmasa ve Allah, insanın yapacaklarını yaptıktan sonra bilseydi, Allah’ın ilmine bir nihayet ve sınır gelirdi. Ve ilim sıfatında artma, eksilme ve değişiklik söz konusun olurdu ki, bütün bunlar Allah hakkında düşünülemez.
Ezeliyet bahsinde de işleyeceğimiz gibi, Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Yani bütün mevcudat, geçmiş, hal ve gelecek, evvel, ahir, zahir, batın, gizli ve açık her şey, her an onun şuhûd dairesindedir, ondan gizlenemez ve ilminden saklanamaz. Dolayısıyla “insan için bir kader yoktur” demek, Allah’ın yarını bilmemesi manasına gelir. Zira yarını bilirse, kader; ilahi ilmin bir unvanı olduğundan elbette herkes için bir kader olacaktır. Ve vardır.
Kader meselesini iyi anlayabilmek için şu iki noktanın çok iyi bilinmesi gerekir. Bunlardan bir tanesi Allah’ın ezeli oluşu yani “Ezeliyet” bahsi ve diğeri de “ilmin maluma tabi olduğu” kaidesidir. Bu iki mesele izah edildiğinde ve anlaşıldığında kader hakkındaki bütün sorular cevaplarını bulacaktır. Şimdi bu iki meselenin izahına geçiyoruz:
Ezeliyet ne demektir?
Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir.
İnsan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli zamanın başlangıcı zannetmekle hata yapmaktadır. İşte kaderi anlayamamak, böyle yanlış bir kıyasın mahsulüdür.
Zaman, kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır. Geçmiş, hal ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim, mahlûkata göredir. Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.
Ezel ise, zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezelde geçmiş, hal ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların ayna anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır. Dilerseniz şimdi, Allah’ın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:
Misal-1:
Düz bir çizgi düşünün, bu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise, şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun. Bu çizginin solundaki nokta ise geçmiş zaman olsun. İşte bu noktada kâinat yaratıldı ve daha sonra ilk insan Hz. Âdem (a.s). Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey; hal ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu.
Zaman çizgimizin sağındaki nokta ise, gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz hal noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise; torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey, hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var.
Ezel ise, bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sol tarafı değildir. İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır. Zira ezeli, burası zannettiğimizde, Allah’ın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir. İşte bu zan ve ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır: “Allah günahkâr olmamı yazmışsa benim suçum ne?”
Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel bu çizginin üst kısmındaki noktadır. Geçmiş zamanın sol tarafı değil, bir zamansızlıktır, hal, geçmiş ve geleceği ayna anda tutan ve gören bir makamdır. Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da, öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.
Allah için hal, geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir. Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:
Misal-2:
Bir tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hal yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman. Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hal” aynada aksetti. Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım. Ve şu pozisyonda aynamızda hal ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti. Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti. Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım.
İşte bu noktada ayna, hal, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir. İşte “Allah ezelidir” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.
Misal-3:
Şimdi de Ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim: Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz. Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te, diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.
Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz: İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir.
Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir. Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır.
Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç ta Ankara’yı çoktan geçmiştir.
Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken, yukarıda olan ve üç vasıtayı anda aydınlatan güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. Yani güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez. Çünkü güneş bu üç vasıtayı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü ayna anda kuşatmaktadır. İşte güneşin bu hali, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve üç zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.
Aynen bunun gibi, bizler de kâinatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız. Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır. Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahlûklar ise bize kıyasla istikbaldedir. Evet, şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar. Hâlbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı. İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp, teneffüs ederek, maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizlerde bir gün maziye döküleceğiz. Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız hale yani şimdiki zamana çıkacaklar.
Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hal gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hal ve istikbal gibi kavramlar yoktur. O, misalimizdeki güneş gibi bütün bu zamanları ayna anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır. O halde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz” denilemez, zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.
Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz. Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.
Misal-4:
Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. Yani önceki misalde, güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vakıftır. Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır. Mesela, altıncı mısra, dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp, altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır. Altıncı mısra ise hal de yani şimdiki zamandadır. Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir. Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.
Aynen bunun gibi; 19. asır ve o asırda yaşayanlar, 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir. Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar, geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.
Demek “Allah’ın ezeli ilmi” dediğimiz kader; geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp, zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.
O halde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü son derece batıl bir sözdür. Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir. Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.
Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü temelde de yanlıştır. Çünkü kader defteri, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır. Mesela, ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız” Şimdi siz, 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım” elbette diyemezsiniz. Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir.
Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allah’ın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim.
Bizim fiillerimiz Allah’ın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur. O halde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz? Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.
Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki: “Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki, eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun. Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun” Ya da şöyle desek: “Niçin dükkanını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkanını açmasan da olur, Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa, dükkanını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya” Eğer ona bunları söylesek, kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkânını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki; “Sen çalışacaksın ki, Allah versin” Ama iş farzları eda etmeğe ya da haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler. Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?
Hâlbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ilmiyle, bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor. Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan ve “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” dedirten şey: “Ne yapacağımızı Allah’ın ezeliyeti ile bilmesi mi?
Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız? Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!
Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allah’ın ezeliyetini anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan aciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür. Yoksa akıllar, nasıl ki, Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan acizdir, aynen bunun gibi, Allah’ın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten acizdir. Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır.
Allah'ın ezeliyeti ile birlikte, “ilmin mâlûma tâbi olduğu” kaidesi de anlaşılınca, göreceksiniz, kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar.
İlim mâlûma tâbidir-1
Kader meselesinin anlaşılabilmesi için; iki noktanın çok iyi anlaşılması gerektiğini daha önce ifade etmiştik. Bu iki noktadan bir tanesi; Allah’ın ezeliyeti idi. Bu bahsi detaylarıyla inceledik ve anladık ki, Allah ilmi ile bütün zamanları, geçmişi, hali ve geleceği aynı anda kuşatır. Bizim yapacaklarımızı, daha yapmadan evvel, ezeliyeti ile bilir.
Şimdi ise, çok iyi anlaşılması gereken bu iki noktadan ikinci noktayı; “ilmin mâlûma tâbi olması” kaidesini inceleyeceğiz. Bu nokta da iyi kavrandığında, çözülmez bir muamma zannedilen kader bahsinin, ne kadar anlaşılır olduğunu ve içinde cevaplanamaz hiçbir soru olmadığını göreceksiniz. Kader meselesini kavrayabilmek için “ilmin mâlûma tâbi olması” kaidesini, ezeliyet bahsi kadar iyi anlamak zorundayız. Bu yüzden bu kaide ile ilgili tam on misal vereceğiz. Bu on misalden sonra bir daha aklınıza, “Allah günah işleyeceğimi yazmış, benim suçum ne?” diye bir soru asla gelmeyecek.
Misal:1
İlim: bir şeyin zihindeki şeklidir.
Mâlum ise: o şeyin hariçteki gerçek halidir.
Mesela bir elmayı ele alalım. Elmanın zihnimdeki şekli ilimdir, mâlûm ise elmanın kendi şeklidir. Acaba, ben elmayı bu şekilde bildiğim için mi elma böyle? Yoksa elma böyle olduğu için mi ben onu öyle biliyorum? Yani benim ilmim, mâlûm olan elmanın şekline mi bağlı? Yoksa mâlûm olan elma, ilim olan benim bilgime mi bağlı? Biraz daha açarsak: eğer ben elmayı karpuz gibi bilseydim, elma karpuza dönüşür müydü? Elbette ki hayır. Çünkü mâlûm olan elmanın şekli, ilmime bağlı değildir. Ben onu bu şekilde bildiğim için, o, bu şekle bürünmemiştir. Bilakis elma bu surette olduğu için ben onu böyle bilmekteyim. O halde ilim, yani elmanın zihnimde ki şekli, mâlûma yani elmanın gerçek haline tabidir.
Misal:2
Farzedelim ki, kasamda 500 lira var ve ben kasamda 500 liranın olduğunu biliyorum. İşte benim kasamdaki 500 liranın varlığını bilmem; ilimdir. Mâlûm ise; kasamda ki 500 liradır. Şimdi yine aynı soruyu soralım: ben bildiğim için mi kasamda 500 lira var. Yoksa kasamda 500 lira olduğu için mi ben böyle biliyorum. Yani ilmim mâlûma mı tabi, yoksa mâlûm olan kasadaki para, ilmime mi tabi?
Elbette ilim mâluma tâbi. Yani ben bildiğim için kasada 500 lira yok, bilakis kasada 500 lira olduğu için ben öyle biliyorum. Eğer bunun tersi olsaydı, yani, ilim mâluma tabi olacağı yerde, mâlûm ilme tâbi olsaydı; ben kasada 500 lira yerine 500 milyonun var olduğunu zannettiğimde kasada o kadar paranın olması gerekirdi. Hâlbuki bu olmuyor. Sebebi ise: mâlûmun ilme değil, ilmin mâlûma tâbi olmasıdır.
Misal:3
Yüksek bir tepede oturduğumuzu farz ediyoruz. Tepenin altında da kavisli bir tren yolu olsun. Siz tepenin tam üstünde olduğunuzdan, tren yolunun hem sağını, hem solunu, tamamını görebiliyorsunuz. Ve bir baktınız ki, aynı rayda karşılıklı ilerleyen iki tren var. Onların 2 dakika sonra çarpışacaklarını gördüğünüzden, elinizdeki deftere “bu iki tren 2 dakika sonra çarpışacak” diye yazdınız. Ve trenler iki dakika sonra çarpıştı.
Şimdi kazadan kurtulan makinistlere deseniz ki: “işte bu benim defterim, ben sizin çarpışacağınızı, daha siz çarpışmadan önce bu deftere yazmıştım”
Acaba makinistlerin size şöyle deme hakları var mıdır? “Biz senin yüzünden kaza yaptık. Eğer sen bizim kaza yapacağımızı yazmasaydın, biz çarpışmazdık, sen yazdığın için çarpıştık. Sen bu kazanın sebebisin” Elbette diyemezler. Çünkü sizin yazınız yani ilim, onların çarpışacağına yani mâlûma tâbidir.
Başka bir ifadeyle: Siz, onların çarpışacağını gördüğünüzden dolayı bu yazıyı yazdınız, yoksa onlar, siz yazdığınız için çarpışmadılar. Siz yüksek bir yerde olduğunuz için, onların göremediklerini; aynı raydan ilerlediklerini gördünüz.
Hem sizin yazınız sadece bir tespittir. Zorlama ve kaza sebebi değildir. Eğer kaza, sizin yazınız yüzünden olsaydı, o halde şunun da olması gerekirdi: Siz, çarpışacak bu iki tren hakkında “çarpışmayacaklar” diye yazardınız, onlar da aynı raydan karşılıklı ilerlemelerine rağmen çarpışmazlardı. Eğer ilim malûma tabi olacağı yerde, mâlûm ilme tâbi olsaydı, dünyanın hiçbir yerinde kazalar olmazdı. Bir adam defterine, “bugün hiç kaza olmayacak” diye yazardı ve kazaları önlerdi. Hâlbuki bu asla olmaz. Şimdi bu misali şöyle özetleyelim:
1- Siz kaza yapacaklarını yazdığınız için onlar kaza yapmadı, bilakis onlar kaza yapacakları için siz yazdınız. Yani ilminiz ve yazınız, mâlûma, “onların yapacakları kazaya tâbidir.”
2- Sizin yazınızdan dolayı onlar mesuliyetten kurtulamaz. Zira onlar bu yazının yazılmasına sebep olmuşlardır.
Misal:4
Daha senenin başında iken aldığınız bir takvim de, senenin bütün günlerinde ki, güneşin doğuş ve batış saatlerinin yazılı olduğunu görürsünüz. Mesela senenin son günü olan 31 aralığa baksanız, güneşin doğuş vaktinin: 7: 15, ve batış vaktinin 16:45 olduğunu görürsünüz.
İşte takvimdeki bu yazı ilimdir.
Mâlûm ise: Güneşin o saatte doğacak ve batacak olmasıdır.
Yine sorumuz aynı; Acaba takvimde yazıldığı için mi güneş o saatlerde doğuyor ve batıyor? Yani mâlûm olan güneşin doğup batacağı saat, ilim olan takvimde ki yazıya mı tabi? Yoksa güneşin o saatte doğup, o saatte batacağı önceden hesaplanıp, bilindiği için mi takvime kaydedilmiş? Yani ilim mâlûma mı tabi? Elbette ikinci şık, yani ilmin mâlûma tabi olması doğru.
Zira güneşin doğacağı ve batacağı saatler hesaplanmış ve yazılmış. Eğer tersi olsaydı, mâlûm ilme tabi olup, yazıldığı için doğup-batsaydı; o zaman takvime güneşin doğuş vakti olarak, 7: 15 yerine 12:00 yazdığımızda, güneşin 12:00 de doğması, Hatta “bugün güneş doğmayacak” yazdığımızda güneşin o gün doğmaması gerekirdi. Hâlbuki bunların hiçbiri olmuyor. Sebebi ise: ilmin yani takvimdeki yazının, mâlûma yani güneşin kendisine tabi olmasıdır.
Şimdi şunu düşünelim: İnsan son derece aciz, zayıf, ilmi noksan, zaman ve mekânla kayıtlı olduğu halde, bir sene sonra güneşin ne zaman doğacağını ve ne zaman batacağını, önceden bilebiliyor ve onu takvime kaydediyor. Ve hiçbir insanın aklına; “takvimde güneşin doğma ve batma vakitleri yazıldığı için güneş bu saatlerde doğmak ve batmak mecburiyetinde kalıyor, bu yazı olmasaydı, güneş bu saatlerde doğup, batmazdı” gibi batıl bir fikir gelmiyor.
Hal böyle iken, acaba kudreti sonsuz, ilmi nihayetsiz, zaman ve mekânların kayıtlarından münezzeh, ezelin sultanı olan Allah’ın, bir takvim hükmünde olan kader defterine, bizim doğacağımız günü ve batacağımız yani öleceğimiz günü ve bu iki gün arasında neler yapacağımızı yazmasını niçin kavrayamıyoruz?
Takvimde yazıldığı için güneşin doğmadığını bildiğimiz halde, niçin kader takvimimizde yazıldığı için o işleri yapmadığımızı, bilakis biz yapacağımız için onların yazıldığını yani Allah’ın ilminin, mâlûm olan fiillerimize tabi olduğunu anlayamıyoruz? Ve günahımızı kadere yüklemeye çalışıyoruz?
Misal:5
İstanbul- Ankara arası 500 km.dir. Bu mesafenin bizler tarafından bilinmesi ve kitaplarda yazılması; ilimdir. Mâlûm ise: bu mesafenin kendisidir. Burada da durum aynıdır. İlmimiz, mâlûma tabidir. Bu misalde ki mâlûm: İstanbul- Ankara arasının 500 km. olduğudur. Eğer ilmimiz mâlûma tabi olacağı yerde, mâlûm ilme tabi olsaydı; yani biz bu mesafeyi böyle bildiğimiz için bu mesafe bu kadar olsaydı o zaman biz bu mesafenin 1000 km. olduğunu zannettiğimizde mâlûm mesafenin 1000 km. ye çıkması gerekirdi. Hatta aradaki mesafenin sadece 1 metre olduğunu zannettiğimizde de İstanbul’dan bir adım atarak Ankara’ya ulaşmamız gerekirdi. Ama bunların hiçbiri asla olmuyor. Biz ne bilirsek bilelim, ilmimizin mâlûm üzerinde bir etkisi gözükmüyor. Sadece mesafenin 500 km. olduğunu bildiğimizde doğru biliyoruz, diğer zanlarımızda ise yanlış biliyoruz.
Aynen bu misalde olduğu gibi; doğuşumuz ile ölümümüz arasında ne kadar mesafe varsa, ve bu mesafede hangi istasyonlara uğrayıp, o istasyonlarda neler yapacaksak bunların hepsi mâlûmdur. Bu mâlûmun Allah tarafından bilinmesi ve Allah’ın ilminin bir ünvanı olan kader defterinde yazılması ise ilimdir.
Kaidemiz neydi? “ilim mâlûma tabidir” o halde Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim ne yapacağımızı Allah ezeliyeti ve nihayetsiz ilmi ile bilmiş ve kader defterine kaydetmiştir. Burada önemli olan; “İlmin mâlûma tâbi olması” kaidesini, Allah’ın ezeliyeti ile beraber düşünmenizdir. Ezeliyeti kavramadan, bu kaidenin tek başına anlaşılması mümkün değildir. Bu sebepten biz bu kaideye geçmeden evvel, Allah’ın ezeliyetini farklı misaller ile anlamaya çalıştık. Allah’ın ne yapacağımızı, ezeli ilmi ile bilmesi, asla zorlama sebebi değildir. Bu sadece bir tespittir.
Hakikat böyleyken bunun aksini düşünüp ben kaderin mahkûmuyum diyerek suçu kadere atmak ne kadar manasızdır. Onların bu ifadesi şu manaya gelir ki ilim mâlûma tabi değil mâlûm ilme tabidir yani Allah bu kul cehennemlik olsun demiş o da cehennemlik olmuştur veya bu cennetlik olsun demiş o da cennetlik olmuştur.
Hâlbuki durum böyle değildir bilakis Allah’ın ilmi olacak olan hadiselere tabidir yani ne olacaksa onu bilmiş ve kader defterinde kayıt etmiştir. Bunu söyleyenlerin temennisi aslında şudur: Bizim mesul olmamız için Allah bizim yaptıklarımızı yaptıktan sonra bilsin, yani Allah yarını bilmesin, demektir. Bilmemek ise, Allah’ın şanına yakışmaz, zira bilmemek bir kusur ve eksikliktir, Allah ise bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir.
İlim mâlûma tâbidir-2
Misal:6
Bir kumandan farzediyoruz elindeki kamera ile nöbet tutan askerleri kontrole gidiyor ve iki askerin nöbette uyuduğunu görüyor. Ve Onların bu hallerini kamerasıyla çekiyor. Bu olayda ilim: Kameradaki kayıttır ve kumandanın bu iki haylaz askerin halini bilmesidir. Mâlûm ise: Bu iki askerin uyumasıdır.
Sorumuz yine aynı: “kumandan kameraya çektiği için mi askerler uyudu, yani mâlûm olan askerlerin uyuması, ilmemi bağlı yoksa askerler uyuduğu için mi kumandan onları öylece çekti, yani ilim olan kumandanın bilgisi ve kameraya kaydetmesi, mâlûma mı tabi? Elbette kumandanın bilgisi ve kamera kaydı, askerlerin haline, yani ilim mâlûma tâbidir. Kumandan bildiği ve onların bu suç halini kaydettiği için onlar uyumadı, bilakis onlar nöbette uyudukları için kumandan bildi ve onları öylece kaydetti.
Acaba kumandan ertesi gün nöbette uyuyan o iki askeri yanına çağırarak, bir gün önceki hallerini onlara seyrettirse. Ve onlara dese ki: “Niçin nöbette uyudunuz, niçin askerlik kanunlarını çiğnediniz, bu yaptığınız bir suçtur, ceza göreceksiniz” Acaba bu azarları işiten askerler diyebilirler mi ki: “Kumandamız nöbette uyuma suçunu senin yüzünden işledik. Bu suçu bize sen işlettin. Çünkü sen bizi kamerayla çektin. Eğer sen bizi çekmeseydin biz uyumazdık” Elbette diyemezler. Çünkü kaidemiz şuydu: Kumandanın ilmi, mâlûm olan; askerlerin uyumasına tabidir. Bir daha tekrar edersek: kumandan bildiği için onlar uyumadı, onlar uyuduğu için kumandan onları öyle bildi ve öylece kaydetti. Eğer onlar diğer askerler gibi uyumasaydı, kumandan onları “uyumaz” bilecek ve öylece kaydedecekti.
Şimdi şunu farz edelim ki, bu kumandan aynı zamanda manevi bir kumandan olsun ve zamanda yolculuk yapabilsin. Yarına ve diğer günlere, daha o günler gelmeden geçebilsin ve o günlerde yaşanacak olayları daha yaşanmadan bilsin. İşte bu kumandanın bir ay sonraya yolculuk yaptığını ve yine nöbette uyuyan iki askeri kamera ile kaydettiğini ve tekrar bugüne döndüğünü farz ediyoruz. Ve bir ay sonra tam o kumandanın gördüğü ve kaydettiği gibi o iki asker uyudu. Yani kumandanın olacağını bildiği şey, oldu ve kumandan uyuyan o iki askeri yanına çağırarak, bir ay önce yaptığı çekimi onlara seyrettirdi ve onlara dedi ki: “bakın ben sizin nöbette uyuyacağınızı bir ay önceden biliyordum, hatta bu halinizi kameramla çekmiştim” Acaba o askerlerin, kumanda şöyle deme hakları var mıdır: “kumandanım o zaman suçlu sensiz, niçin bizi ayakta çekmedin ki eğer sen bizim uyuyacağımızı bilmeseydin ve uyuduğumuzu kaydetmeseydin, biz uyumazdık, cezamıza razı değiliz.” Elbette diyemezler. Zira kumandanın bilgisi ilimdir ve mâlûm olan askerlerin uykusuna tabidir. Askerler kumandanları bildiği ve kaydettiği için uyumadılar, bilakis zamanlarda gezebilen bu kumandan, kendi zamanından bir ay sonraya gitti, onların bu vaziyetlerini gördü ve onları kaydetti. Başka bir ifadeyle onları nöbette uyutan şey kumandanın bilgisi değildir, tam tersine, kumandanın bilgisi onların uyumayı tercih etmelerine ve uyumalarına tabidir. Eğer onlar uyumayı tercih etmeseydiler kumandan da onları bu şekilde kaydetmeyecekti.
Aynen bu misalde olduğu gibi ezel ve ebedin kumandanı olan Allah ta, zaman ve mekândan münezzeh olduğu için bütün zamanlardaki hadiseleri şu onda oluyormuş gibi görmekte ve bilmektedir. Bu hakikati ezeliyet bahsinde işlemiştik.
İşte Allah bizim cüz’i irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri kameraya çekmiş, yani ilmin bir ünvanı olan kader defterlerinde kaydetmiştir. Acaba misalimizdeki, Nöbette uyuyan askerlere benzeyen, günahkâr birisi, “Allah bildiği için ben günah işliyorum, suç Allah’ın bilmesidir, eğer bilmeseydi bunları işlemezdim” dese, misaldeki askerler gibi gülünç bir duruma düşmez mi?
Hem nasıl oluyor da, misaldeki kumandanın, askerlerin uyumasında hiçbir müdahalesi ve suçu olmadığını fark edebilen insan, bu misalden hiçbir farkı olmayan kâinatın kumandanı olan Allah’ın kaydına ve bilgisine, kendi suçunu yüklemeye çalışır, buna şaşılır!
Misal:7
Tren istasyonlarında trenlerin geleceği saatler yazılıdır. İşte bu yazı ilimdir. Mâlûm ise trenin o saatte gelecek olmasıdır.
Sorumuz yine aynı: “yazılı olduğu için mi tren geliyor, yoksa trenin o saatte geleceği bilindiği için mi yazılmış?”
Kaidemiz neydi? “ilim mâlûma tâbidir” O halde sorumuzun cevabı: Trenin geleceği bilindiği için yazılmış. Eğer tersi olsaydı, mâlûm ilme tabi olsaydı; yaramaz bir çocuk trenin geliş saatini değiştirdiğinde trenin gelmemesi gerekirdi. Hatta trenlerin geliş-kalkış saatlerini bildiren tablo yanlışlıkla kırıldığında artık hiçbir trenin o istasyona uğramaması gerekirdi. Hâlbuki bunların hiçbiri olmuyor. Çünkü mâlûm asla ilme tabi değildir.
İşte Allah’ın bilgisi ve kader yazısı, istasyonda ki, trenin geliş-kalkış saatlerinin yazılı olduğu tabloya benzer ve bu ilimdir. Bizim yapacağımız her şey ise; istasyona gelecek olan tren gibidir, mâlûmdur. Misalimizdeki trenin, tablodaki yazıdan dolayı istasyona gelmemesi, bilakis trenin geleceği için böyle bir yazının yazılmış olması gibi, Allah bildiği için de biz yapmamaktayız, biz yapacağımız için Allah öyle bilmektedir.
Misal:8
Mesleğinde son derece tecrübeli bir hâkim düşünüyoruz. Yılların verdiği tecrübe ile, neredeyse kişiyi gözünden tanıyacak bir seviyeye gelmiş olsun. Bu hâkim yolda giderken, görünüş itibariyle son derece kötü bir adamı görür ve yılların verdiği tecrübeyle bu kişinin ileride bir suç işleyeceğini ve mahkemede karşısına suçlu olarak çıkacağını elindeki deftere yazar. Aradan biraz zaman geçince sokakta gördüğü o adam, bir suçtan dolayı hâkimimizin karşısına çıkar. Hâkim, cezasını karara bağladıktan sonra ona der ki: “bak bu benim defterim, ben seni daha önce sokakta görmüş, senin suç işleyeceğini tahmin etmiş ve bunu defterime tâ o zamanda kaydetmiştim.”
Acaba hâkimin bu sözüne karşılık suçlunun şöyle deme hakkı var mıdır: “Ey hâkim, ben senin bu yazından dolayı suç işledim, eğer sen bu yazıyı yazmasaydın ben bu suçu işlemezdim” elbette diyemez. Çünkü bu kişi, o yazıdan dolayı suç işlemedi ve bu yazı onu suça zorlamadı. Bilakis hâkimin ilmi, malum olan kişiye tabi idi. O suç işleyeceği içini tecrübeli hâkimimiz bunu bildi ve defterine kaydetti.
Aynen bunun gibi, bu kâinatın yegâne hâkimi olan Allah ta biz kulların neler işleyeceğini ezeli ilmiyle bilmiş ve kader defterlerimize yazmıştır. Bizler Allah yazdı diye yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.
Hal böyle iken misalimizdeki suçlunun hâkime karşı yaptığı savunmayı ve suçunu hâkimin yazısına bağlamasını, bizlerde Hâkimlerin hâkimi olan Allah’a karşı yapsak yani günahımızı Allah’ın yazısına bağlayarak; “Allah yazmasaydı, biz bu günahı işlemezdik” gibi batıl sözler söylesek, acaba bu işlediğimiz günahtan daha büyük bir kabahat olmaz mı?
Misal:9
Yine son derece tecrübeli bir öğretmen düşünüyoruz. Yılların verdiği tecrübeyle, daha sene başında iken hangi öğrencinin sınıfı başarıyla geçeceğini ve hangilerinin sınıfta kalacağını tahmin etsin ve bu tahminini de bir deftere kaydetmiş olsun.
Ve sene sonu geldiğinde öğretmenin, sınıfı geçeceğini tahmin ettiği öğrenciler, sınıflarını geçsin ve sınıfta kalacağını tahmin ettiği öğrenciler de sınıflarında kalmış olsun. Öğretmenimiz sınıfta kalan öğrencilere karnelerini verdikten ve bu öğrenciler karnelerindeki zayıf notları gördükten sonra onlara dese ki: “bakın bu benim defterim ki, ben sizin sınıfta kalacağınızı tahmin etmiş ve daha sene başında iken bunu yazmıştım. Ve sizler tam benim tahmin ettiğim gibi sınıfta kaldınız” Acaba öğretmenlerinin bu sözüne karşılık, bu tembel öğrencilerin şöyle demeye hakları var mıdır?
“Öğretmenim madem siz bu yazıyı daha biz sınıfta kalmadan yazmışsınız, o halde sınıfta kalmamızın sebebi sizin bu yazınızdır. Eğer siz bizim hakkımızda ‘sınıflarını geçecekler’ diye yazsaydınız, biz sınıfta kalmazdık” Elbette böyle diyemezler, çünkü Öğretmenin ilmi, mâlûm olan öğrencilerin tembelliğine bağlıdır. Başka bir ifadeyle: Öğretmen böyle yazdığı için onlar sınıfta kalmadı, bilakis onların tembellik edeceğini ve ders çalışmayacaklarını öğretmenleri tecrübesiyle bildi ve böylece defterine kaydetti.
Eğer onlar, öğretmenin yazısından dolayı sınıfta kalacak olsalardı, o zaman öğretmen, çalışkan öğrenciler için “sınıfta kalacaklar” yazardı ve çalışkan öğrenciler de sınıfta kalırdı. Ama bunların hiç biri olmuyor, kimse bir yazıdan dolayı sınıfını geçip, bir yazıdan dolayı sınıfta kalmıyor. Çünkü ilim, zorlama ve cebir aracı değildir, o sadece bir tespit ve beyandır.
Aynen bu misalde olduğu gibi, gayb âlemlerinin âlimi olan Allah ta, hangimizin sınıfta kalacağını yani imtihanı kaybedeceğini, hangimizin sınıfı geçerek cennete gideceğini ezeli ilmi ile bilmiş ve bu bilgiyi, ilmin bir unvanı olan kader defterimizde yazmıştır. Sınıfta kalan öğrencilerin, öğretmenlerini suçlaması ve kabahatlerini öğretmenlerinin yazısını yüklemeye çalışmaları ne kadar asılsız ise, günah işleyen bir kişinin de günahını kadere yüklemesi o derece asılsız ve gerçekten uzaktır.
Misal:10
“İlmin mâlûma tâbi olması” kaidesini anlayabilmek için tam dokuz misal verdik. Çünkü bu kaideyi ve ezeliyet bahsini anlamak, kaderi anlamak demektir. Biz son bir misalle “ilmin mâlûma tâbi olması” kaidesini tamamlayacağız.
Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (S.a.v) ahir zaman fitnelerinden ve kıyametin alametlerinden bahsetmiştir.
Efendimizin bu bahsi; ilimdir. Mâlûm ise bu hadiselerin kendisidir.
Sorumuz yine aynı: Peygamberimiz (S.a.v) haber verdi diye mi ahir zaman fitneleri çıkacak? Yoksa ahir zaman fitnelerinin çıkacağı için mi Efendimiz onlardan haber vermiş?
İlim, mâlûma tâbi olduğundan dolayı: ahir zaman fitnelerinin çıkacağı için efendimizin haber verdiği şıkkı doğrudur. Zaten bunun tersi düşünüldüğünde, ahir zaman fitnelerinden peygamberimizi mesul tutmak ve “eğer haber vermeseydi bunlar olmazdı” demek lazım gelir ki, bunun ne kadar yanlış olduğunu her akıl sahibi takdir edebilir.
On Misalden Çıkan Netice:
Bu on misalle anladık ki, “ilim, mâlûma tâbidir.” Şimdi bu kaideyi kader hakkında tahlil edelim: Allah’ın bizim ne yapacağımızı bilmesi ve bu bilgiyi kader defterimizde yazması; ilimdir. Bu ilim neye tabidir?
-Elbette mâlûm olan bizim fiillerimize ve yapacaklarımıza tabidir.
-Yani biz yapacağımız için Allah öyle bilmiştir.
-Yoksa Allah öyle bildi diye biz mecburen yapmamaktayız.
O halde şöyle diyebiliriz, suçunu kadere yükleyen insan iki şeyden habersizdir.
1- Allah’ın ezeliyetini ve ezeliyetin ne manaya geldiğini bilmemektedir.
2- “İlmin mâlûma tâbi olması” kaidesinden habersizdir.
Ve bu iki mesele anlaşıldığında kader hakkındaki bütün sorular cevaplarını bulmaktadır.
Bizler eserimizin bu bölümüne kadar, işlediğimiz fiilleri, kader defterinde yazıldığından dolayı, cebren ve zorlama ile işlemediğimizi, bilakis biz ne yapacaksak, kader defterimize onun yazıldığını anlatmaya çalıştık.
Eserimizin bundan sonraki bölümlerinde ise kader hakkındaki soruları, ve bu soruların cevaplarını başlıklar halinde inceleyeceğiz.
Kadere iman insanı tembelleştirmez mi?
Kadere iman asla insanı tembelleştirmez. Zira insan, Allah’ın ezeliyet sıfatının mahiyetini, ilmin, maluma tabi olması kaidesini ve ilahi takdirin, kendi çabalamasına ve cüz-i iradesini hayırlarda kullanmasına bağlı olduğunu bildiğinde, sebeplere yapışır, vazifesini yapar ve neticenin, Allah tarafından yaratılması için hal ile ve dil ile dua eder.
Hatta bu ilmi meseleleri bilmese bile, kaderin değişen levhası olan “levh-i mahvı isbatı” kendine esas tutar, kaderin bu levhasındaki yazıların tahakkukunun, şartlara bağlandığını bilerek, şartları yerine getirmek için çalışır.
Hatta kaderin değişen bu levhasından bile haberi olmasa, kadere iman yinede kişiyi tembelleştirmez. Çünkü insanlar, kaderi, geçmiş olaylarda ve başa gelmiş musibetlerde, hüznün ve ümitsizliğin bir ilacı olarak kullanmaktadırlar.
Mesela, yapmış oldukları bir kazada, evlerinin yanmasında, eşyalarının çalınmasında, deprem ile evlerinin yıkılmasında ve bunlar gibi diğer bütün musibetlerde “Kader de varmış, ne yapalım, önüne geçmek mümkün değil” diyerek bir teselli bulurlar.
Yoksa kaderi, gelecek için kullanmazlar. Yani “okula gitmeme gerek yok, kaderimde ne yazılıysa o olacak” ya da “dükkanımı açmama gerek yok, zaten kazanacağım belli” diyerek, okula gitmekten ve dükkanını açmaktan geri kalmaz.
Hatta kadere iman, gelecek için de insana cesaret vermektedir. Çünkü ona karşı düşmanlık vaziyetini gösteren ve gücü hiçbirisine yetmeyen mahlûklara karşı, “Kaderde olmayan bize asla ulaşamaz” diyerek bir ferah bulur.
İşte bu sırlardan dolayı Peygamber efendimiz (S.a.v) bir hadis-i şeriflerinde;
“Kadere iman eden, kederden emin olur, yani kederlenmez” buyurmuşlardır.
Demek kadere iman insanı asla tembelleştirmemektedir. Hem bugüne kadar, kadere imandan dolayı çalışmayı terk eden kimse de görülmemiştir. Bilakis kadere iman, insana bir teselli vermekte, musibetlerin acısını hafifleştirmekte ve geleceğe daha güvenle bakmasının sağlamaktadır.
Sözün özü; kadere iman öyle bir iksirdir ki, kim bu iksiri içse, bütün elemlerden, korkulardan, endişelerden ve tasalardan kurtulur.
Kadere iman ve tevekkül
Bazı kimseler tevekkülü tembellik zannederler. Bilhassa batılı kaynaklar, İslam’da tevekkülü kasten böyle göstermekte ısrar etmektedirler. Bu sebepten, kadere iman ve tevekkülü ayrı bir başlık olarak ele almak ve açıklamak faydalı olacaktır.
Tevekkülün manası; Cenab-ı Hakk’ı vekil edinmektir. Kişinin sebeplere yapıştıktan sonra, neticenin yaratılmasını Allahtan beklemesi ve hakiki tesiri Allah’tan bilmesi tevekkülün esasıdır.
Mesela, bir çiftçinin tevekkülü tarlayı kazdıktan, ekinleri suladıktan ve yapılması gereken diğer işleri yaptıktan sonra meyveyi ve ekini Allah’tan istemesi ve çıkan meyveyi Cenab-ı Hakk’ın malı ve kendisine bir ihsanı olduğunu bilmesidir.
Ya da bir savaşta tevekkül, düşmana karşı en tesirli silahlarla donandıktan ve harp kaidelerine harfiyen uyduktan sonra zaferi Allah’tan beklemek ve O’na güvenmektir.
Ya da bir öğrencinin tevekkülü, derslerine iyice çalıştıktan sonra, imtihanda kendisini başarılı kılması için Allah’a dayanmasıdır.
Yoksa tarlayı ekmeden, savaşa hazırlanmadan ve derse çalışmadan yapılan tevekkül, İslam’ın emrettiği ve güzel bulduğu tevekkül olmamakla birlikte bu tembellik ve atalettir.
Demek tevekkül, dünyaya ve ahirete ait işlerde, sünnet-i ilahiye denilen kanunlara hakkıyla uymak ve neticeyi Allah’tan beklemektir.
Bediüzzaman hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip, riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiili dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”
Biz de tevekkülle ilgili açıklamaları bu tarifin ışığı altında yapacağız. İlk önce “sebep” ve “netice” tabirleri üzerinde kısaca duralım.
Sebep; vasıta ve şart manasına gelmektedir. Cenab-ı Hak, dünyaya ve ahirete ait her neticeyi bir takım şartlara ve sebeplere bağlamıştır. Bu şartların her birine “sebep” denilir. Sebeplere takılan eşyaya ise “netice” denmektedir.
Mesela ibadetler sebeptir, cennet ise neticedir. Koyun sebeptir, süt neticedir. Arı sebeptir, bal neticedir. Veya güneş, toprak, su birer sebeptir, ağaç ise neticedir. Ya da başka bir açıdan bakıldığında ağaç sebep, meyve ise neticedir.
Sebepleri de, neticeleri de yaratan Allah’tır.
Sebeplerin, neticenin yaratılmasında tesirleri olmamakla birlikte, sebepler; Allah’ın kanunları olup, bunlara riayet etmeyenler neticelerden mahrum kalırlar.
İşte tevekkül: “Sebeplere riayet ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemek, O’na itimat etmek ve O’ndan gelecek her şeyi, arzusuna uysun ve uymasın, rıza ve memnuniyetle karşılamak” demektir.
Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde:
“Azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et, Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever”(Al-i İmran:159) buyurmaktadır.
Bu ayetin işaretiyle; ilk önce azmetmemiz ve daha sonra tevekkül etmemiz emredilmektedir. Yoksa çalışmayıp oturarak tevekkül etmemiz emredilmemektedir.
İnsanların bir işi azmetmeleri, itimadı gerektirir. Allah’a güvenmeyen kimse ise, ya kendisine ya da sebeplere itimat edecektir. Oysa hem kendisi hem de sebepler son derece acizdir. Kendisinin ve sebeplerin gayet aciz olması cihetiyle, insan, ancak ve ancak, bütün sebepleri yaratan ve o sebeplerin eliyle kendine lütuf ve ihsanda bulunan Allah’a dayanmakla kalben huzur bulabilmektedir.
Cenab-ı Hak, insanı maddesi ve manasıyla bu âlemden süzmüş ve onu kâinat ağacına bir meyve hükmünde yaratmıştır. Bu yaratılış sebebiyle, insanın kâinatla her bakımdan alakası vardır. Hangi işi yapmak istese, önce nefsiyle o işe teşebbüs edecek, daha sonra da bu âlemde kendisine yardımcı olacak sebeplere riayet edecektir. Nefsi teşebbüsle, harici sebeplerin bir araya gelmesi, neticeyi Allah’tan istemek için fiili bir duadır. Neticeyi yaratacak olan ancak O’dur. İşte tevekkül bu noktada başlar.
Buğday elde etmek isteyen çiftçi, tarla ile el ele verir, onu sürer, eker ve sular. Böylece nefsi teşebbüsle birlikte sebeplere de riayet ettikten sonra Allah’a tevekkül eder ve kalb rahatlığıyla buğdayı Allah’tan bekler. Bu misalden anlaşıldığı üzere sadece insanın teşebbüsü neticenin yaratılmasına kâfi gelmediği gibi, insan teşebbüs etmeksizin tarla, su, tohum gibi sebepler de neticeyi meydana getirememektedirler. Bu, Cenab-ı Hakk’ın bir kanunudur. Ondan buğday isteminin yolu, ferdin o işe teşebbüsü ve sebeplere uymasıdır.
Şimdi İslam’ın tevekkül esasına karşı gelenlere şunu soralım:
Misaldeki adamın, elinden gelen her şeyi yaptıktan ve her şartı yerine getirdikten sonra tevekkül etmeyip evinde bir kış süresince merak ve endişe ile rahatsız olması mı daha iyidir?
Yoksa “Beni benden daha iyi bilen, bana benden daha şefkatli olan Rabb-i Rahimim’den ne gelirse hoştur. Ana rahminde, o karanlık menzilde, beni şefkatle besleyen, dünyaya geldiğimde ise baba ocağını ve anne kucağını benim imdadıma gönderen, dağları madenleriyle, bağları meyveleriyle, denizleri balıklarıyla bana hizmetkâr eden, O Halik-i Rahim, benim için ne takdir ederse onda hayır vardır. Benim kuvvetim ve kudretim gibi fikrimde kısadır. Hangi azaları almamın hakkımda hayırlı olacağını ana rahminde bilemediğim gibi, hangi neticenin öteki âlemde lehimde olacağını da bu âlemde bilemiyorum. O halde, Ona tevekkül ve itimat ediyorum” deyip neticeyi sabır ve rıza ile beklemesi mi daha hayırlıdır?
Veya bir hastanın, doktorun verdiği ilaçları kullandıktan sonra Allah’a tevekkül ederek, sabır içinde şifa talep etmesi mi, yoksa tevekkül etmeyerek neticeyi aşırı bir merakla beklemesi ve manen perişan bir vaziyete düşmesi mi daha iyidir?
Kur'an-ı Kerim’in her emri ve nehyi gibi, tevekküle teşviki de insanlara dünya ve ahiret saadeti bahşetmektedir.
Bir mümin kendi iktidarı dâhilinde olan bütün imkânları kullandıktan ve bütün şartları yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’tan bekler. Eğer netice kendi arzusu istikametinde olursa, Cenab-ı Hakk’a şükreder, aksi istikamette tecelli ederse “Rabbim bana, benden daha şefkatlidir, benim iradem gibi şefkatim de cüz’idir. O halde o nihayetsiz rahmet sahibine tevekkül ediyorum. Ondan gelen her şey güzeldir. Onun verdiği dert de derman olur.” Diyerek hem huzurunu muhafaza eder, hem de ahireti için mühim bir hayır kazanmış olur.
Bu hakikate arif olan mümin şöyle der: “Ya rabbi, benim irade ve arzu ettiğimi bana ihsan buyurursan sana hamd ve şükrederim. Eğer arzu ettiğimin aksini tecelli ettirirsen, senin irade buyurduğunu memnuniyetle kabul eder ve onu benim arzumdan bin kat daha fazla rızayla ve neşeyle karşılarım.”
Asrımızın en büyük hastalığı; İmansızlık ve iman hakikatlerine gereken önemin verilmemesidir.
Halbuki iman, amelden önde gelir. Zira Allahın fazlının gözüktüğü kimseler için, amelsiz cennete girmek mümkün olabilir. Ama imansız cennete kimse giremeyecektir. İman cennetin "olmazsa olmaz" anahtarıdır.Belki ameldeki bir kusur, Allah tarafından af edilebilir, ancak imandaki ufacık bir kusur af edilmeği gibi, yer ve gök arası kadar salih amelin mahvına da sebep olur. Öyleyse imanı çok iyi anlamak ve iman hakikatlerini delilleriyle bilmek zorundayız.
Kadere iman, bir çok insanın kavrayamadığı bir meseledir. Hemen hemen herkesin kafasında şu sorular vardır:
Kader değişir mi?
Allah benim kaderime günah işleyeceğimi yazmışsa benim suçum ne?
Evlilik de kader midir?
Madem kaderinde ölecek yazılmış, o halde onu öldüren niçin katil ve suçlu oluyor?
Katil öldürmeseydi yaşayacak mıydı?
Madem kaderimizde cennete veya cehenneme gideceğimiz yazılı, o halde bu imtihan niçin?
Ben kaderi mi değiştirebilir miyim?
Bu ve bunlar gibi onlarca soru...
Kader meselesinin anlaşılamamasının altında yatan en büyük sebep; Allah bilgisinin azlığıdır.
Zira kader, Allah'ın ilmi ve ezeliyeti ile alakadardır. Bu mesele ile yaralanmış bir kimseye sorsak; "Allah ezeli midir?" Cevap olarak "evet"i alırız. Ve tekrar soracak olsak; "ezeli olmak ne demektir?" bu soruya alacağımız cevap ise şudur: Ezeli olması; Allah'ın başlangıcının olmamasıdır.İşte bu cevaptaki eksiklik yani Allah'ın ezeli oluşunun ne manaya geldiğinin tam bilinmemesi bu konunun anlaşılamamasına sebep olmuştur.
Buradaki kusur, Allah'ı hakkıyla tanımayan, hatta tanımaya bile çalışmayan kişiye aittir. O, bu kusurunun cezasını, cevap veremediği soruların sıkıntısıyla öder. Hatta bazen Allah'a karşı lakaytlığa ceza olarak iman ve islam nimetini kaybeder.
Maksadımız: Kader meselesiyle yaralanan gönüllere ve akıllara bir ab-ı hayat sunarak Allah'ın rızasını kazanmaktır.. Bu eserde kader hakkında merak ettiğiniz bütün soruların cevaplarını bulacaksınız. Hiçbir açık ve delik kalmaksızın, iki kere iki dört eder katiyetinde kaderi ve bu mesele ile ilgili bütün soruları cevaplayacağız.
Yardım ve inayet Allah'tandır.
KAZA VE KADERE İMAN
"Ne yeryüzünde ne de kendinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılmış, ezelî bilgimizle tesbit edilmiş) olmasın. Şüphe yok ki, bunlar Allah için kolaydır. (Başınıza gelecek olayları, önceden bir kitaba yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah'ın) size verdiği ile sevinip şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendisini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid (57) : 23)
Kaza ve kadere iman İslam'ın Amentüsü'nde, yer alan önemli iman esaslarından birisidir:
Kader; Yüce Allah'ın, en küçüğünden en büyüğüne kadar kainatta cereyan edecek olan bütün olayları ezelde bilmesi ve takdir etmesi, kaza da, yeri ve zamanı geldikçe bu olayları yaratmasıdır.
Görüldüğü gibi bu iman esası aslında doğrudan doğruya Allah'a iman ile ilgilidir. Bu inancımızla biz, Allah'ın tek yaratıcı olduğunu, sonsuz bir kudret, irade ve ilme sahip bulunduğunu bir kere daha teyit etmiş oluyoruz.
Evet, bu inancımızla bir kere daha vurguluyoruz ki, hakiki manası ile bu kainatta Allah'tan başka bir yaratıcı yoktur. Her şeyi O yaratmaktadır. O’nun iradesine karşı çıkacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bir yaprağın yere düşmesinden tutun da en muazzam olaylara kadar, yeryüzünde, olan biten her şey O’nun takdiri, iradesi, yaratması ve ilmi ile olmaktadır. Bu konuda en ufak bir istisna bile kabul etmek, Yüce Allah'a eksiklik izafe etmek demek olacağından Allah inancını zedeler.
Kaza ve kadere iman konusu muhteva olarak Kur'an’ın pek çok suresinde ve ayetinde işlenmekle birlikte Kur'an'da iman esaslarının topluca ve peş peşe sıralandığı yerlerde(1) ayrı bir iman unsuru olarak zikredilmemiştir. Çünkü yukarda da belirttiğimiz gibi, bu esas Allah'a imanın içinde zaten vardır.
Fakat meşhur “Cibril" hadisinde(2) kader inancıyla, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiği prensibine imanın altıncı bir unsuru olarak yer verilmiştir. Hiç şüphesiz bu, Kur'an'da olmayan bir şeyi ilave değil, bilakis onda zaten var olan bir prensibe dikkatlerin çekilmesinden ibarettir.
Kaza ve kader inancının vurguladığı ilk prensip Allah'ın mutlak irade sahibi oluşu ve O’nun iradesi karşısında duracak hiçbir güç ve kuvvetin olmadığıdır. Bu konuda pek çok ayet vardır.(3)Biz bunlardan sadece birisini buraya almakla yetinelim :
“Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır." (Hud(11) : 107)
Ayette de ifade edildiği gibi, Allah mutlak irade sahibidir ve O’nun iradesi bütün iradelerin üstündedir. Yüce Allah'ın bu iradesine küllî irade denmektedir. O’nun insanlara verdiği sınırlı bir irade vardır ki, buna da cüz'î irade denmektedir. İşte insan kendisine verilen bu cüz'î irade çerçevesinde yaptıklarından mesuldür.
Hiç şüphesiz kainatta cereyan eden olayların çoğu bizim irademizi aşmaktadır. Biz onlardan zaten sorumlu değiliz. Mesela şahsımızla ilgili olarak bile, ne zaman, nerede ve nasıl doğup öleceğimizi, anamızı, babamızı, memleketimizi, ırkımızı biz tayin etmiyoruz. Ama bunların dışında, insan olarak bize geniş bir saha bırakılmıştır ve zaten bizim sorumluluğumuz da bu sahada cereyan etmektedir.
İşte bu sahada bir zorlama ile karşılaşsak, yani haşa Allah bizi bütün direnmemize rağmen zorla, mesela katil veya hırsız yapsa, hem de bizi bundan sorumlu tutsa bu elbette bu büyük bir zulüm olurdu. Yüce Allah için elbette böyle bir şey düşünülemez. Böyle bir zorlama ile karşı karşıya olmadığımızı da, zaten kendimiz pratikte yaşayarak bizzat görüyoruz.
Nitekim, Yüce Allah da pek çok ayette, kullarına asla zulmetmeyeceğini vurgulu bir şekilde ifade etmiştir :
"Allah, insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar (kendi) kendilerine zulmederler.”(Yunus (10): 44)
Şu ayetlerde de, başımıza gelen her şeyin aslında Allah'tan geldiğini, fakat, bunlardan iyi olanların O’nun bir lütfu olduğunu bilip, kötülerinin ise kendimiz yüzünden olduğunu bilmemiz gerektiğini vurgular:
“Onlara bir kötülük gelse: "Bu senin yüzündendir." derler. De ki: "Hepsi Allah tarafındandır." Bu topluma ne oluyor ki hemen hemen hiç söz anlamıyorlar. Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük de kendin (yani kendi yaptığın bir günah ve bir hata) yüzündendir.”(Nisa(4) : 78-79)
İkinci prensip: Yüce Allah'ın kainatta cereyan edecek bütün olayları, özellikle bizim kendi tercih ve irademizle neler yapacağımızı ve aklımızdan neler geçirdiğimizi önceden bilmesi de gayet doğaldır.
Zaten Allah Teâlâ için zaman ve mekan söz konusu değildir. Dolayısıyla O’na göre, örneğin bundan bir asır öncesi ile bir asır sonrası arasında hiçbir fark yoktur. Ayrıca detaylarda bile olsa Allah'ın bilemediği birtakım şeyler olabileceğini farzetsek bu O’nun ilahlığına ciddi bir gölge düşüreceğinden mümkün değildir.
İşte Yüce Allah'ın sonsuz ilmini vurgulayan bazı ayetler.
“Gaybın (görünmez bilgilerinin) anahtarları O’nun yanındadır. Onları O’ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıkları içine gömülü bir dane, yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir Kitap'ta bulunmasın.”( En'am (6): 59)
Görüldüğü gibi Yüce Allah bu ayette ilminin her şeyi kuşattığını gösteren çok değişik, enteresan ve canlı örnekler vermektedir. Bunlar arasındaki yaprak örneğini okuyunca insanın gözünde dünya kurulalı beri ve kıyamete kadar dallarından düşecek yapraklar canlanmakta ve sayıların bile alamayacağı kadar bu kadar sonsuz sayıda yaprağın bilgisi karşında akıllar dehşete düşmektedir.
"Bir dişinin gebe kalması ve doğurması hep O’nun bilgisiyledir. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphe yok ki, bunlar Allah için kolaydır."(Fatır(35): 11)
Bu ayetten de Allah'ın ilmi ile, Allah'ın 'her şeyin bilgisini içine almış olan "Kitab”ı arasında hiçbir fark olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü, Allah'ın sonsuz ve sınırsız bilgisi bu muazzam kitapla müşahhaslaştırılmış olmaktadır. Bu “Kitab”a Kur'an'da, “Levh-ı Mahfuz”(4), “Ummu'l- Kitab”(5) ve “İmam-ı Mübin”(6) isimleri de verilmiştir.
Allah'ın olmuş olacak her şeyi, en ince teferruatına kadar bilmesi O’nun yüceliğinin tabii bir sonucudur. Eğer O’nun bilmediği, eksik bildiği veya yanlış bildiği bir takım şeyler olmuş olsaydı O zaten gerçek mânâda bir ilah olamazdı.
Kaderin insanlarla ilgili olanına dilimizde "Alınyazısı” adını vermişiz. Yüce Allah'ın bu bilgisinin, yani kaderin değişmesi mümkün değildir. Çünkü kader, sonunda olacak olan ne ise onun Allah indindeki bilgisidir. “Kaderi değiştirme” deyimi belki mecazî anlamda doğru olabilir. Yani işler hep kötüye giderken insan kendi çalışması ve çabası ile kötü gidişi durdurabilir ve kötü sondan kurtulabilir.
Ama, aslında bu da kader çerçevesinde gerçekleşen bir olaydır. Çünkü Yüce Allah, olayın o şekilde başlayacağını, şu şekilde gelişeceğini ve sonuçta da şöyle veya böyle gerçekleşeceğini elbette önceden biliyordu. Aksi takdirde Allah'ın yanılmasının kabul edilmesi gerekir ki, böyle bir şey asla düşünülemez. Dolayısı ile, alınyazısını veya kaderi değiştirmek diye bir şey söz konusu değildir. Bu sebeple mecazî anlamda da olsa böyle yanlış ve tehlikeli ifadelerden kaçınmak gerekir.
Bundan başka kişinin, ''Allah benim kaderimi önceden tayin etmiş" deyip bir suç işlediğinde kendisine ''kader kurbanı" diyerek suçu dolaylı olarak Allah'ın üstüne atması da büyük bir zulümdür. Zira Allah'ın bu bilgisi bizi bir şey yapmaya zorlayan bir bilgi değildir. Ve Allah, kötü fiillerden asla razı olmadığını da belirtmiştir.. Kaldı ki, olay gerçekleşmeden biz zaten hakkımızdaki bu bilginin ne olduğunu da bilmiyoruz. Biz bütün yaptıklarımızı kendi tercihimiz doğrultusunda ve hakkında bilgi sahibi olmadığımız alınyazımızın hiç etkisinde kalmadan yapmaktayız.
Bu sebeple biz yaptığımız bir suçu, bilmediğimiz bir bilginin üzerine atamayız. Şayet bizim alınyazımız elimize yazılı olarak önceden verilmiş ve sen bunların dışına çıkamazsın denilmiş olsa idi bu takdirde biz bir robot durumuna düşmüş olurduk. Ve yaptıklarımızdan sorumlu tutulmamız da o zaman anlamsız olurdu. Halbuki böyle bir durum asla söz konusu değildir.
Üçüncü prensip ise, her şeyi yaratanın Allah Teâlâ olduğunu kabul etmektir. Bu husus pek çok ayette açıkça ifade edilmiştir. İşte bunlardan birisi: "Allah her şeyin yaratıcısıdır."(Zümer(39):62)
Bunun hiçbir istisnası yoktur. Bizim yaptıklarımız da dahil olmak üzere küçük-büyük, kainattaki bütün varlıkların ve olayların yaratıcısı Allah'tır.(7)
Fakat bu durum bizi yanlış bir kader inancına götürmemelidir. O da şudur: Madem ki, bizim yaptıklarımızı da Allah yaratmaktadır o halde bizim yaptıklarımızdan sorumlu olmamamız gerekir. Burada göz ardı edilen nokta, evet bizim fiillerimizi Allah yaratmaktadır ama, bizim irademiz ve isteğimiz doğrultusunda yaratmaktadır. Yani iyiliği veya kötülüğü seçip isteyen biziz ama yaratan Allah'tır. Biz işte bu seçimimiz ve tercihimizden dolayı sorumluyuz.
Mekke müşrikleri de işte böyle yanlış bir kader inancına sahiptiler. Şöyle düşünüyorlardı: "Bu dünyada her şey Allah'ın istediği gibi olmaktadır. Biz hiçbir şeyi değiştiremeyiz, her şeyi olduğu gibi kabullenmek zorundayız". Bunun için her yaptıklarını Allah'a isnad ediyorlar ve suçu da Allah'a atıyorlardı. Böylece bütün uygulamalarını doğru göstermeye çalışıyorlardı. İşte aşağıdaki ayette de açıkça görülebileceği gibi içinde bulundukları şirk inancını bile Allah'a isnad ediyorlardı:
" (Allah'a) ortak koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ortak koşmazdık, hiçbir şeyi de haram yapmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da öyle demişlerdi de nihayet azabımızı tatmışlardı. De ki: “Yanınızda bize çıka(rıp gösterece)ğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz." (En'am (6): 148)
Görüldüğü gibi müşrikler demeye getiriyorlar ki, “Madem Allah bizi böyle müşrik yaratmış, bu durumdan razı ki böyle yaratmış. Eğer razı olmamış olsaydı biz böyle olmazdık." Onlar bu yorumları ile kendilerini meşrû gösterme gayreti içindeydiler.
Fakat yine açıkça görüldüğü gibi Yüce Allah böyle tamamen sakat bir inancı şiddetle reddetmekte ve ellerinde buna dair hiç bir delilleri olmadığını belirtmektedir. Evet Allah onları müşrik kılmış ama bunu kendileri öyle istedikleri için yapmıştır. Bu sebeple onlar durumlarından bizzat kendileri sorumludurlar.
Müşriklerin bu sakat anlayışlarına başka bir örnek de, kendilerine yapılan "Allah'ın size verdiği rızktan fakirleri de faydalandırın" teklifine: "Allah'ın mahrum bıraktıkları kimseleri biz mi doyuralım?”(Yasin (36): 47) diyerek karşılık vermeleridir. Yani demek istiyorlardı ki: “Allah öyle uygun bulmuş onları fakir kılmış. Şimdi biz onları bu durumdan kurtarıp doyurmaya kalkışırsak Allah’a karşı çıkmış oluruz." Ne kadar yanlış bir anlayış. Çünkü, fakirlere yardım etmeyi isteyen ve durmadan bunu tekrar eden Yüce Allah'tır. O halde aslolan O’nun bu emridir. Bir takım sakat mantık oyunlarıyla O’nun adına fikir yürüterek hüküm vermek değil!
Her şeyin yaratıcısı Allah olmasına rağmen Yüce Allah Kur'an'da bizim yaptığımız fiilleri yine bize isnad eder:
“Her kim iyi ve yararlı işler işlerse kendi lehine işler, her kim kötülük işlerse kendi aleyhine eder. Rabbın kullarına asla zulmedici değildir.”(Fussilet(41) 46)
Hiç şüphesiz bunun sebebi daha önce de ifade ettiğimiz gibi, yaptığımız işleri kendi istek ve irademizle yapmamızdan dolayıdır. Biz bir işi yapmayı tercih ederiz, Allah da bizim istediğimiz o fiili yaratır. İşte bu sebeple Yüce Allah bizi kendi irade ve tercihlerimizle başbaşa bırakmıştır. Nitekim O, bir ayette şöyle buyurur:
"Dileyen inansın, dileyen inanmasın."(Kehf(18) 29)
Hiç şüphesiz bu ifade ile Yüce Allah insana "ikisi de makbuldur ve geçerlidir; dileyen inanabilir, dileyen inanmayabilir" demiş olmamaktadır. Bilakis bu ifadede bir tehdit söz konusudur. Evet isteyen inanabilir, dileyen inanmayabilir ama herkes tercihinin sonucuna katlanmak zorundadır. Çünkü O, kulları için küfre asla razı olmayacağını açıkça belirtmiştir :
“…Ve O, Kulları için küfre (asla) razı olmaz.”(Zümer(39) 7)
Her şeyin yaratıcısı Allah olduğu gibi, insanları hidayete erdiren veya saptıran da O’dur. Fakat Yüce Allah bazı insanları hidayete erdirip bazılarını saptırırken bunu elbette gelişi güzel bir şekilde ve rasgele yapmamaktadır. Çünkü bizzat kendisi Kur’an'da kimleri hidayete erdirip kimleri saptıracağını açıkça ilan etmiştir. Biz bunlara burada sadece birer örnek vermekle yetinelim :
" Kim Allah'a inanırsa (Allah) onun kalbine hidayet eder."(Teğabün(64) 11)
“Onlar (doğru yoldan sapıp) eğrilince Allah da onların kalplerini eğriltti. Allah, fasıkları doğru yola iletmez."(Saf (61): 5)
Görüldüğü gibi Yüce Allah hiç kimseyi durup dururken hidayete erdirmez veya saptırmaz. Bu konuda ilk tercih ve eğilim insanın kendisinden gelir sonra da Allah onların istekleri doğrultusunda fiillerini yaratır. Hatta her iki grubun da seçtikleri yolu kendilerine güzel göstermek suretiyle seçtikleri yolda onların yol almalarını sağlar.
Çünkü insan yapacağı fiili güzel görmezse iş yapamaz, nötr durumda hareketsiz kalır. Böyle olunca da imtihan gerçekleşmemiş, insanın kendisiyle muhasebe edileceği amel dosyaları boş kalmış olur. Onun için her iki gruba da Allah yaptıklarını güzel gösterir. Bu imtihan ortamının zorunlu bir gereğidir:
“İşte bu şekilde biz her topluluğa yaptıklarını kendilerine güzel gösterdik." (En'am(6) 108.)
Bu durum da insanın uyanık olmasını gerektirmektedir. Bu sebeple kişi her güzel gördüğü şeyi yapmamalı, onu mutlaka dinin doğru ölçülerine vurup iyice doğruluğuna kanaat getirdikten sonra yapmalı ve bilmediği şeylerin peşine düşmemelidir.
Kader inancının insana verdiği fayda şöyle ortaya çıkmaktadır. İnsan bir işte muvaffak olmak için çalışır çabalar. O işin gerektirdiği her türlü gayret ve sebatı ortaya koyar. Sonunda başarıyı ise Yüce Allah'tan bekler. Başarı gelirse bunu sadece kendisinden bilip şımarmaz. Başarısızlığa uğradığı takdirde ise ümitsizliğe düşmez. Bilakis, başarısızlığının sebeplerini tesbit ederek yeni bir gayret ve hızla yine çalışmaya koyulur..
Her şeyin Allah tarafından takdir edilmiş olduğunu bildiğinden herhangi bir musibet ve başarısızlık karşısında üzüntüden kahrolmaz, yahut herhangi bir nimet ve başarı ile şımarıp gurura kapılmaz. İşte bu noktayı başa aldığımız ayet gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Ne yeryüzünde, ne de kendinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan, önce bir kitapta(yazılmış, ezelî bilgimizle tesbit edilmiş} olmasın.
Şüphe yok ki, bunlar Allah için kolaydır. (Başınıza gelecek olayları, önceden bir kitaba yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah'ın) size verdiği ile sevinip, şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendisini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez."(Hadid(57) 23)
Nitekim, bunu en iyi bir şekilde Hz. Peygamber ve ashabında görüyoruz. Onlar, herhangi bir işte başarılı oldukları zaman ne zafer sarhoşluğu içinde şımarmışlar ne de bir başarısızlıkla karşılaştıkları zaman bezginliğe kapılıp Allah'ın rahmetinden ümitlerini. kesmişlerdir. Çünkü başa gelmesi mukadder olan bir şey mutlaka gelecektir. Ayrıca, başa gelen şey, biz onu kötü görürken, belki de onda bir takım hayırlar gizlidir. Bize iyi gibi gelen bir şey ise, aslında bizim için kötü de olabilir:
“Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir, ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara(2) 216)
Ve yine başka bir ayetin sonunda belirtildiği gibi, Yüce Allah bizim hoşumuzun gitmediği bir şeyde pek çok hayırlar gizlemiş de olabilir.
“Sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir.” (Nisa(4) 19)
Görüldüğü gibi, bu inanç mü'mine büyük bir moral ve güç verir. Hiçbir zorluk ve tehlike onu yıldırmaz. Çünkü olacak olur, akacak olan kan akar. Onun için onların tavırları ayet-i kerimede belirtildiği gibi daima şöyledir
De ki : "Allah bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise bize ancak o ulaşır. Bizim sahibimiz, efendimiz, Odur. (O, halde) inanlar sadece Allah’a güvensinler." (Tevbe(9) 151)
Bu inanç, savaş meydanlarında da mü'minler için büyük bir güç kaynağı olmuş, ölümden hiç korkmadan düşmanın üzerine atılabilmişlerdir. Çünkü, ölüm mukadder ise zaten gelecektir. Eğer mukadder değilse, ne kadar tehlike ile karşı karşıya gelinirse gelinsin yine gelmeyecektir. Bu gerçeği de şu ayet açıkça, belirler:
“Her nerede bulunursanız bulununuz, ölüm sizi bulur, sağlam ve yüksek kalelerde olsanız bile...” (Nisa (4) : 18)
Bazıları kaza ve kader inancının, insanı tembelliğe, atalete ve uyuşukluğa sevkettiğini ileri sürerler. Bu tamamen yanlıştır. Böyle bir şey olsa olsa ancak yanlış bir inançtan doğabilir.
Doğru bir kaza ve kader inancı ise yukardan beri açıklamaya çalıştığımız gibi, insan için büyük bir güç kaynağı olur. Olacak olan zaten olur deyip, hiç çalışmadan her şeyi Allah'tan beklemek tamamen yanlış bir harekettir. Bu, tevekkülü yanlış anlamak demektir. Tevekkül kulun kendisine düşeni tam hakkiyle yerine getirdikten sonra takdiri Allah'a bırakmak demektir. Çalışmayı bırakıp Allah'a güvenmek demek değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm(53) 39)
Demek ki çalışmadan bir şey elde etmek mümkün değildir. Yüce Allah bu temel kaideyi bu ayetle bu kadar net, kesin açık ve özlü bir şekilde ortaya koymuştur. O halde mü'min çalışmadan tembel tembel oturup rızkı Allah'tan beklememeli, aksine kendisine düşen bütün gayret ve çabayı ortaya koyduktan sonra gerisini Allah'tan bekleyerek şöyle demelidir :
"Başarım ancak Allah(ın yardımı) iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” (Hud(11) 88)
*Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi
1- (Bakara (2) 177, 285, Nisa(4) 136)
2- (Tirmizi, İman 4, hadis no: 2610 (V, 6-7); İbni Mace, Mukaddime 63; Ebu Davud, Sünne 34 (V, 72))
3- (Hud (11) 107; Ra'd (13) 11; Hac (22) 14; Fetih (48) 11)
4- (Büruc (85): 22)
5- (Ra'd (13): 39, Zuhruf(43): 4)
6- (Yasin (36): 12)
7- (En'am (6) 102, Ra'd (13) 16, Fatır (35) 3, Mü'min (40) 62, Saffat (37) 96)