“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.” Hz. Muhammed (S.A.V.)
Ana SayfaAkaidŞefaat34. Bölüm: Mehmet Okuyan’a cevap

34. Bölüm: Mehmet Okuyan’a cevap

Mehmet Okuyan’ın tahlilini yapacağımız Dördüncü Sözü şu:

Mehmet Okuyan: Hâşâ Allah mı daha merhametli, Peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor?

Mehmet Okuyan: Allah’ın sevmediği bir adamı Peygamberimiz seviyor olabilir mi? Allah’ın razı olmadığı bir adamdan Peygamberimiz razı olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Allah sevmediği razı olmadığı bir adamı Cehennem’e atar, Peygamberimiz onu savunabilir mi? Bu nasıl bir beklentidir? Kimi kiminle yarıştırıyoruz?

Mehmet Okuyan’ın bu sözlerine karşı ilk önce şunu sormak istiyorum:

Ey Mehmet Okuyan! Sen şefaatte Mutezileyi taklit ediyor ve Şefaati Cennet’te derecelerin katlanması olarak kabul ediyorsun. İyi de senin mantığına göre ben de sana şöyle sorabilirim:

Allah mı daha merhametli, Peygamberimiz mi? Allah kuluna Cennet’te bir derece takdir etmiş. Şimdi Peygamberimiz bu derecenin yükseltilmesini istese Allah’tan daha merhametli olmuş olmaz mı?

Benim bu soruma nasıl cevap vereceksin? Kişinin cehenneme girmemesi için veya girmişse çıkması için dua etmek ve niyazda bulunmak Allah’tan daha merhametli olmak manasına geliyorsa, bir kişinin cennetteki derecesinin artırılması için dua etmek de aynı manaya gelmez mi? Arada ne fark var?

Yine sen diyorsun ki:

“Allah’ın sevmediği bir adamı Peygamberimiz seviyor olabilir mi? Allah’ın razı olmadığı bir adamdan Peygamberimiz razı olabilir mi?”

Sana cevaben deriz ki:

Kur’an bunun örnekleriyle doludur. Mesela, Peygamberimiz (asm) Ebu Talib için af dilemiştir. Af dilemesi ispat eder ki, Peygamberimiz onu seviyordu. Ama Allah Teala, Ebu Talip kafir olduğu için bu duayı kabul etmemiştir. Allah’ın kabul etmemesinden de anlıyoruz ki Allah Ebu Talib’i sevmiyordu. Ne oldu, bak, Allah’ın sevmediği bir kulu Peygamberimiz sevmişti.

Başka bir örnek vereyim:

Hz. Nuh evladının affı için dua etmiştir. Bu duadan anlıyoruz ki, Hz. Nuh evladını seviyordu. Zaten bir babanın evladını sevmemesi mümkün değildir. Peki, Allah onu seviyor muydu? Hayır, çünkü onun hakkında yapılan duayı kabul etmemiş ve Hz. Nuh’a “O senin ailenden değildir.” demiştir. Allah’ın bu sözü üzerine de Hz. Nuh evladı için af dilemekten vazgeçmmiştir.

Daha başka örnekler de verebiliriz. Meselenin özü şu: Bir peygamber beşeriyet iktizasıyla Allah’ın sevmediği bir kulu sevebilir. Onun hakkında dua da edebilir. Allah o kulu sevmediğini peygamberine bildirdiğinde, artık peygamber o kulun sevgisinden vazgeçer ve onun için dua etmeyi bırakır.

Ahirette de durum aynıdır. Peygamber, Allah’ın bir kulu affetmesi için dua eder. Eğer Allah o kulun hiçbir amelinden razı değilse, Peygamber’inin duasını ve şefaat arzusunu kabul etmez. Peygamber de Allah’ın izin vermemesinden anlar ki, bu kulun Allah’ı razı edecek hiçbir ameli yoktur. Ve bu anlayıştan sonra, o kul için dua etmeyi bırakır.

Bir kul da vardır ki, onun Allah için yaptığı ameller vardır. Lakin günahları amellerinden fazla olduğu için cehenneme girecektir ya da girmiştir. Peygamber bu kişi için de dua eder. Cenab-ı Hak, Peygamber’inin duası hürmetine o kulun günahlarını siler ve onu affeder. Burada affeden Allah’tır. Peygamberin şefaati olan duası ise o affın vesilesidir. Haddizatında Peygamber’in dua etmesi dahi Allah’a aittir. O kulun sevgisini Peygamber’inin kalbine düşüren ve o kula dua etme meylini ona veren de Allah’tır.

Bu meseleyi kavramak çok mu zordur, yoksa Mehmet Okuyan’ın bu meseleyi kavrayacak kadar dahi bir zekası yok mudur?

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Madem hakikatte affeden Allah’tır. Hatta Peygamber’in gönlüne o kulun muhabbetini düşüren ve o kula dua etme meylini veren de Allah’tır. O halde direkt Allah affetse ya, niye şefaati affına vesile yapıyor?

Bu soruya cevabımız şudur:

Zaten Allah bir kısım kullarını direkt  affedecektir. Bir kısmının affına ise şefaati vesile kılacaktır. Şefaatin vesile kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:

Birinci hikmet şudur: Şefaat etmesine izin verilen peygamberler, şehitler ve veliler gibi zümreler ömürlerini Allah yolunda geçirmişler, canlarını bu yolda feda etmişler ve Allah’ın rızasını kazanmak için her zahmete katlanmışlardır. İşte onların bu amellerine bir mükafat olarak Allah onlara şefaat iznini verir. Nasıl ki dünyada işlenen farklı amellere cennette farklı mükafatlar vardır. İşte bazı amellerin mükafatı da şefaat edebilme makamıdır.

İkinci hikmet şudur: Allah bu makamı o kullara vermekle, o kullardan çokça razı olduğunu bildirmekte ve o makama ulaştıracak amellere teşvik etmektedir. Mesela hadis-i şeriflerde, hafızın ve şehidin şefaat etme hakkına sahip olacağını bildirilir. Kişi bu haberden anlar ki: Cenab-ı Hak Kur’an’ı ezberleyenden ve canını hak yolda feda edenden çokça razı. O zaman ben de bu amellere daha fazla ehemmiyet vereyim. Vereyim ki Rabbim benden daha çok razı olsun! İşte şefaat edecek zümrelerin beyanı, o zümrelerin ameline teşvik içindir.

Üçüncü hikmet şudur: Cenab-ı Hak, kullarının hidayete ulaşması için sadece peygamberler göndermek ve kitaplar inzal etmekle yetinmemiş, hidayeti birçok yolla teşvik etmiştir. Hidayetin bir yolu da salih kullara ve evliyaya tabi olmaktır. Lakin kişi tabi olmadan önce sevmelidir. Önce birisini seversiniz, sonra ona tabi olup yolundan gidersiniz. İnsan ise biraz menfaatperesttir. Kendisine faydası olmayan şeyi zor sever. Bu sebeple  اَلْاِنْسَانُ عَابِدُ الْاِحْسَانِ İnsan ihsanın kuludur, denilmiştir. Yani insan önce kendisine iyiliği olanı sever ve onun peşinden gider.

İşte Cenab-ı Hak, hidayetin yollarını gösteren salih kişileri sevmemiz ve onların yolundan gitmemiz için, onları sevmemize sebep olacak şefaati o kullarının eline vermiştir. Bu sayede kişi, “Falanca zat belki bana şefaat eder, benim için Allah’a dua eder.” düşüncesiyle o kişiye karşı muhabbet besler. Bu muhabbetten de ona yakın olmak ve onun sözünü dinlemek meyli oluşur. Bu da onun hidayetine bir vesile olur.

İşte böyle hikmetlerden dolayı Cenab-ı Hak bazı kullarına şefaat izni vermiş ve onların duasını kulunun affına bir vesile yapmıştır. Lakin Mehmet Okuyan nerede, bu hikmetleri anlamak nerede…

Bu konuda Mehmet Okuyan’a son sözümüz şudur: Ey Mehmet Okuyan! Biz kimseyi kimseyle yarıştırmıyoruz. Senin kafanda nasıl bir şefaat inancı varsa, her cümleni o bozuk inanca göre kuruyor ve alimleri, peygamberleri Allah’la yarıştırmakla itham ediyorsun. Önce sen, vehminin ürünü olan şu bozuk şefaat inancından kurtul, Ehl-i sünnet alimlerinin izah ettiği, bizim bu eserin başından beri anlattığımız şefaati öğren. Sonra bak bakalım, bizim itikadımızda senin vehmettiğin şeyler var mıdır?

Sevgili kardeşlerim, önce Mustafa İslamoğlu’nun sonra da Mehmet Okuyan’ın bazı sözlerine cevap verdik. Daha bunların çok batıl sözleri var. Bizimkisi, denizden bir damla göstermek kabilinden. Zaten her sözlerine cevap vermeğe kalksak, o kadar çok çam deviriyorlar ki, yetişmemiz mümkün değil. Zaten sözlerinde bir kalite de yok ki, cevaba layık olsun. Biz sadece bu kişilerin peşinden gidenleri uyarmak için birkaç numuneyi zikrettik.

Bu dersimizi burada tamamlayalım. Bir sonraki dersimizde Abdülaziz Bayındır’ın devirdiği çamlara bakacağız. Bir sonraki dersimizde buluşuncaya kadar Allah’a emanet olunuz.

PAYLAŞ:
Bu yazıya oy ver
Yorum yok

Yorum Yap