“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.” Hz. Muhammed (S.A.V.)
Ana SayfaAkaidMezheplerÜçüncü mâni: Bir kimsenin mutlak müctehid seviyesine ulaşmasına zaman imkân vermemektedir.

Üçüncü mâni: Bir kimsenin mutlak müctehid seviyesine ulaşmasına zaman imkân vermemektedir.

Üçüncü mâni: Bir kimsenin mutlak müctehid seviyesine ulaşmasına zaman imkân vermemektedir.

Daha önce dediğimiz gibi, hakikatin mahiyeti bir olmakla beraber efradın zımnında tahakkuk ve tecelli tarzı farklı farklıdır. Mesela ilkokulda da matematik okunur, ama oradan mühendis çıkmaz. Çiçek de sümbül verir, ama ağaç gibi değil. Bir damla da güneşi gösterir, ama deniz gibi gösteremez. Sinek de uçar, ama kartal gibi değil.

Bu asır dinî ilimlerin tahsilinde, Asr-ı Saadete kıyasla ilkokul gibidir. Evet, bu asırda da dinî ilimler tahsil edilir, ama o asırdaki müctehidler gibi âlimler bu asırda çıkmaz. İlkokulda matematik okunmasına rağmen mühendisin çıkmadığı gibi…

Yine bu asır Asr-ı Saadete kıyasla bir çiçektir. Dinî ilimler sahasında sümbül verir, ama Asr-ı Saadet ağacı gibi olamaz. Çünkü o asır nur-u Muhammed (s.a.v.) toprağından bizzat besleniyordu.

Hem bu asır Asr-ı Saadet denizine kıyasla bir damladır. Bir damla denize kıyasla güneşi ne kadar gösterebilirse bu asır da o asra kıyasla o kadar ilim güneşine ayna olabilir.

Bu asrın âlimleri başta dört mezhep imamı olarak o asrın âlimlerine kıyasla sineğin kartala mukayesesi gibidir. Evet, bunlar da uçar, ama o asrın kartalları gibi değil.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatin sebebini uzunca beyan etmiştir. Bizler bu beyanı naklediyoruz:

Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre birer meta (eşya ve mal) mergub (rağbet edilen) oluyor. Vakit be-vakit (zaman zaman) birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde (sergisinde) içtimaiyat-ı insaniye (sosyal hayat) ve medeniyet-i beşeriye çarşısında her asırda birer meta (eşya) mergub (rağbet edilen) olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar (bakışlar) ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib (cezbedilmiş) oluyor. Meselâ şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin (dünya hayatının) temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve Selef-i Sâlihîn (Asr-ı Saadet ve sonraki iki asır âlimleri) asrında ve o zaman çarşısında en mergub (rağbet edilen) meta Hâlık-ı Semâvat ve Arz’ın (Göğün ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın)  marziyatlarını (razı olduğu şeyleri) ve bizden arzularını kelâmından (Kur’an’dan) istinbat etmek (çıkarmak) ve nur-u nübüvvet (peygamberlik nuru) ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi (ebedî saadeti) kazandırmak vesâilini  (vesilelerini) elde etmek idi.

İşte o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabb’inin marziyatını (razı olduğu şeyleri) anlamağa müteveccih olduğundan içtimaiyat-ı beşeriyenin (sosyal hayatın) sohbetleri, muhavereleri (konuşmaları), vukuatları, ahvalleri (hâlleri) ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı (kabiliyeti)  bulunsa onun kalbi ve fıtratı şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval (hâller) ve vukuat ve muhaverattan (konuşmalardan) taallüm ediyordu (ilim öğreniyordu). Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istidadına ictihada bir istidat (kabiliyet) ihzarını (hazırlığını) telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu (nurlanıyordu) ki, yakın idi ki, kesbsiz (çalışmadan) ictihada kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid (kabiliyeti olan) ictihada çalışmaya başladığı vakit kibrit hükmüne geçen istidadı (kabiliyeti) “nûrun alâ nur” (nur üstüne nur) sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müctehid olurdu.

Amma şu zamanda medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tâbiiyenin (pozitivist felsefesinin) tasallutuyla (musallat olmasıyla), şerait-i hayat-ı dünyeviyenin (dünya hayatı şartlarının) ağırlaşmasıyla efkâr (fikirler)  ve kulûb (kalpler) dağılmış; himmet ve inayet inkısam etmiştir (bölünmüştür). Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip âlimlerle mübahase eden (tartışan) Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müctehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın ictihadı kazandığı zamana nisbeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede ictihadı tahsil etmiş (müctehidlik makamına ulaşmış) ise şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın ibtida-i tahsil-i fıtrîsi (tabi olan ilk tahsili) sinn-i temyiz (beş altı yaşlarında) zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı (kabiliyeti) müheyya olur (ictihada hazır olur), nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun nazîri (zekâ cihetiyle ona bu asırda benzeyen kişi) şu zamanda -çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede (dünya hayatında) sersem olmuş, istidadı (yeteneği) ictihaddan uzaklaşmış- elbette fünun-u hâzırada (günümüzün müsbet ilimleriyye) tevaggulü (uğraşması) derecesinde istidadı (yeteneği) ictihad-ı şer’î (Kur’andan ve sünnetten hüküm çıkarma) kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede (dünyevi ilimlerde) tefennünü (mahareti) derecesinde ictihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, “Ben de onun gibi zekiyim. Niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

Üstad Hazretlerinin bu beyanını lisanına yabancı olanlar için kısaca şöyle izah edebiliriz:

Asr-ı Saadet ve sonraki asır ile bu asır arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklar sebebiyle bu asırda yaşayan birisi İmam-ı Âzam kadar zeki de olsa İmam-ı Âzam’ın ictihaddaki yeteneğine ulaşması mümkün değildir. Hatta İmam-ı Âzam on senede müctehid makamına çıkmışsa, bu kişinin aynı makama çıkması için 100 seneye ihtiyacı vardır.

Bu asır ile o asrı karşılaştırdığımızda bunun sebebi anlaşılacaktır. Bu asrın özelliği ve revaç bulan metaı şunlardır:

  1. Siyaset,
  2. Başta rızık olmak üzere dünya hayatının temini,
  3. Felsefi akımların revaç bulması,
  4. Tabiatperestlik gibi inkâr fikirleri.

Asr-ı Saadette ise şunlar revaçtaydı ve bütün dikkatler bu noktalardaydı:

  1. Allah-u Teâlâ nelerden razıdır?
  2. Bizden arzuları nelerdir?
  3. Bize karşı emir ve buyrukları nedir?
  4. Kendimizi O’na nasıl sevdiririz?
  5. Ebedî saadeti kazandıracak vesileler nelerdir?
  6. Falan ayetin manası nasıldır ve bundaki murad-ı İlahî nedir?
  7. Peygamberimiz (s.a.v.) falan hadisiyle ne demek istemiş ve neyi murad etmiştir?
  8. Kur’an ve hadisleri anlamada aşırı bir gayret ve ciddi bir himmet.

İşte o asır çarşısında bu mallar revaçta olduğu için bütün sohbetler ve konuşmalar bu noktalarda olurdu. Bu sebeple ictihad yapmaya yeteneği olan birisi her şeyden ve her konuşmadan tabi bir ders alırdı. Her şey ona bir muallim hükmüne geçerdi. Âdeta onun kabiliyeti kibrit gibi olur, bir çakmakla yanardı.

Ama bu asır değil kabiliyeti yakacak özellikte olması, kabiliyetleri köreltecek özellikleri içinde barındırmaktadır. Bu asrın insanının aklı siyasete dalmış, zihni felsefede boğulmuş, kalbi dünya hayatıyla sersem olmuş ve ictihad kabiliyetinden uzaklaşmıştır. Bu sebeple, “Ben de onun gibi zekiyim. Niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye de hakkı yoktur ve yetişemez.

Mesela muhtemelen İmam-ı Âzam Hazretleri daha bebekken, bulunduğu odada devamlı Kur’an okunur ve odanın bir köşesinde ayet ve hadislerin manasıyla ilgili sohbetler yapılırdı. Bu asırda dünyaya gelmiş, İmam-ı Âzam kadar zeki olan birisinin başında ise Kuran’a bedel ninni okunmakta, odasının bir köşesinde siyaset sohbetleri, diğer köşesinde rızık telaşı ve dünya hayatının temini sohbetleri ve bir diğer köşesinde de felsefi konular konuşulmaktadır. İşte İmam-ı Âzam ile bu asırdaki İmam-ı Âzam zekasındaki kişi böyle iki farklı mecliste büyümekte, birisi her vakit Kur’an’a müteallik meseleleri işitirken; diğeri dünyevi ve siyasi konuşmalara şahitlik yapmaktadır. Bu sebeple de birisinin ictihad etme yeteneği gelişirken ve on senede müctehidlik makamına ulaşırken, diğerinin ictihad yeteneği körleşmekte ve yüz senede bile müctehidlik makamına ulaşamamaktadır. Bunun sebebi İmam-ı Âzam’a herkes ve her şey bir muallim olurken, bu asırdaki emsaline herkes ve her şey bir muallim değil; ictihad kabiliyetini körelten bir sebep olmuştur. O asrın bereketiyle İmam-ı Âzam ve emsallerinde ictihad yapmak fıtrî bir hâl alırken, bu asırdaki emsallerinde bu fıtrîlik kaybolmuştur. Bu meseleyi şu misalle anlayabiliriz:

Yüzmek balık için fıtrî bir iştir. Bir balık doğar doğmaz yüzmeye başlar. Yüzmek insan için ise fıtrî bir iş değildir. İnsan yüzmeyi çabalamak ile öğrenir ve çalıştıkça ilerler. Ama ne kadar da iyi yüzse bir balık ile yüzme yarışına giremez. Çünkü yüzme balığın fıtrî bir amelidir. Aynen bunun gibi, ictihadı bir denize benzetirsek, Selef-i Salihin âlimleri o denizin balığı hükmündedir ve fıtrî bir şekilde o denizde yüzerler; yani ictihad yaparlar. Bu asrın insanı ise ictihad denizinde bir balık değil, bir insandır. Ne kadar da ilim tahsil etse ve âlim olsa ictihad denizindeki balık hükmündeki Selef-i Salihin müctehidleriyle yarışamaz ve onlara yetişemez. Belki bu kişi bu asırdaki diğer insanlardan daha iyi yüzebilir, yani daha çok şey anlar ve daha iyi yorumlar; fakat insanın yüzme konusunda balıkla yarışamayacağı gibi -çünkü yüzmek balığın fıtrî bir fiilidir- o da ictihad konusunda İmam-ı Âzam ve emsalleriyle yarışamaz.

Ya da ictihadı havaya benzetirsek, İmam- Âzam ve emsalleri bu havanın kuşudur. Bir kuş için uçmak nasıl fıtrî bir amel ise bu zatlar için de ictihad yapmak kuşun uçması gibi fıtrî bir ameldir. Bu asrın insanı ise kuşa değil, Hazerfan Çelebi’ye benzer. Evet, o da kanat takarak uçar, ama kuşlar gibi uçamaz. Eğer, “Ben de kuşum.” dese ne kadar divanelik ettiğini divaneler dahi anlar.

PAYLAŞ:
Bu yazıya oy ver
Yorum yok

Yorum Yap